Olumsuzluğun olumlu tarafı da var

Üçüncü çeyrekte, büyümenin ikinci çeyrekteki yüzde 2,9 düzeyinden daha düşük olma olasılığı yükseldi.

Geçen hafta Merkez Bankası’nın zorunlu karşılık oranları politikasına ilişkin birkaç yazı yazmaya söz vermiştim. Büyüme oranımızı ilgilendiren önemli veriler açıklandı; o konu hakkında yazmayı ileriye atıyorum. Salı günü, ağustos ayındaki sanayi sektörü üretimini öğrendik: Bir yıl öncesinin aynı ayına kıyasla yüzde 1,5 oranında azalma var üretimde. Bir yıl öncesinin aynı ayına kıyasla sanayi üretim artışında, aylık bazı oynamalar dışında, geçen yılın ilk ayında başlayan bir düşme eğilimi oluşmuştu. Bu eğilimin bir sonucu olarak yıllık artış hızları özellikle son aylarda oldukça küçük değerlere düşmüştü. Ağustos ayında ise uzun bir süredir ilk defa küçük de olsa artış gerçekleşmedi; üretim düştü.

İhracatta zorlu rekabet
Ne yazık ki eylül ayı gelişmeleri de olumlu değil. Daha önce açıklanan kapasite kullanımı oranında bir yıl önceki eylüle göre azalma vardı. Otomotiv sektörüne ilişkin eylül ayı verileri de açıklandı. Otomobil ve kamyonet, sektörün en önemli iki ürünü. Yılın ilk sekiz ayında bir yıl öncesinin aynı ayına kıyasla bu ürünlerin üretim miktarlarında düşüş vardı. Eylül ayında da düşüş devam etti. Ancak düşüş oranları ilk sekiz aydakinden daha küçük değerler aldı. Benzer bir eğilim sektörün toplam üretimi için de geçerli. Dikkat çekici bir nokta da şu: Sektörün ithalatında önemli bir artış var. Farklı bir ifadeyle, otomotiv ürünlerine yurtiçi talep artıyor. Bu durumda, en azından eylül ayı için üretimdeki düşüşün temel nedeni ihracattaki azalma. Otomotiv örneği, malum gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor: Avrupa’daki durum ihracatımızı ve dolayısıyla da üretimimizi kötü etkilemeye devam ediyor.

Avrupa demişken IMF’nin salı günü açıklanan güncellenmiş büyüme tahminlerinden kısaca söz etmekte yarar var. Ne yazık ki güncelleme büyüme oranlarını düşürme yönünde. Hem bu yılda hem de gelecek yılda dünya ekonomisi için temmuz ayındaki tahminine kıyasla daha düşük bir büyüme bekliyor. Özellikle Avrupa için daha karamsar. İkinci olarak vurgulanması gereken nokta ise şu: Beklenen büyüme oranları, 2011’in ve tabii ki 2010’un da oldukça altında. İhracat açısından zorlanmaya devam edeceğimiz anlamına geliyor bu tahminler. İhracat pazarlarında bizi eskisine göre çok daha zorlu bir rekabet beklerken rakiplerimize kıyasla enflasyonumuzun (maliyet artışlarımızın) daha yüksek düzeyde olması ayak bağı olmaya aday.

Kredi artışı yavaşladı

Yılın ikinci çeyreğinde ılımlı da olsa bir toparlanış eğilimi gözleniyordu yurtiçi kredi artış oranında. Devam etmesi halinde büyümeye bir miktar destek verebilirdi. Oysa son haftalarda kredi artış oranında azalma var. Tüketici kredileri için birkaç rakam vereyim (on üç haftalık ortalama kredilerin bir hafta önceki ortalamaya göre yıllıklandırılmış artış oranlarından söz ediyorum): 2011’in ilk yedi ayındaki ortalama artış oranı yüzde 40,2 düzeyindeydi. Yılın son üç ayında yüzde 16,6, 2012’nin ilk üç ayında ise yüzde 11,1 oldu. Bundan sonra bir artış gerçekleşti: İkinci çeyrekte yüzde 19,6’ya çıktı. Üçüncü çeyrek değeri ise yüzde 19,2 oldu. Tek başına eylül ayına bakıldığında ise artış hızında azalma daha belirginleşiyor: Yüzde 16,8.

Sonuç şu: Üçüncü çeyrekte, büyümenin ikinci çeyrekteki yüzde 2,9 düzeyinden daha düşük olma olasılığı yükseldi. Hem ihracat pazarlarımızdaki duruma hem özetlediğim kredi gelişmelerine hem de daha önce tartıştığım dış belirsizliklere bağlı olarak, Merkez Bankası faiz haddini düşürüyor bile olsa, dördüncü çeyrekteki büyüme oranımız açısından büyük beklentiler içinde olmamakta yarar var. Olumsuz sayılacak bu kadar sözden sonra olumlu bir noktanın altını çizeyim. Böyle bir ortamda, düşük bir oranda da olsa Türkiye büyüyor. 2012’de büyüme oranımızın dünya ortalaması civarında kalacağı anlaşılıyor. Bunu küçümsememeli.