Para politikasında yeni arayışlar (4)

"İlk makro-sakıngan araç olan karşılıklardaki artışın işe yaraması için yapılanlar faizin işleyişini bozmasaydı dert etmeyebilirdik."

ara politikasında yeni arayışlar’ dizisi kesintisiz sürüyor. Küresel krizden önce çoğu ülkede yaygın biçimde uygulanan para politikasına ‘klasik politika’ dedim. Sonra da ‘yeni politika’ ismini verdiğim ve henüz üzerinde bir uzlaşı olmasa da hem kuramda hem de uygulamada sıkça dillendirilen bir para politikası çerçevesi çizdim. Yeni politikada merkez bankalarının en az iki politika aracının düzeyini nasıl belirlemeleri gerektiği bulunuyor: Politika faizi ve makro-sakıngan (makro finansal istikrarı sağlayıcı) politika aracı.

Yeni para politikası uygulanırken çok önemli bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. Politika faizi ile makro-sakıngan politika aracı birlikte kullanıldıklarında birbirlerinin etkilerini azaltmamaları gerekiyor. Türkiye’de Ekim 2010-Haziran 2011 döneminde ne yazık ki böyle bir durum ortaya çıktı. TCMB bir makro-sakıngan politika aracı olarak zorunlu karşılık oranlarını peşi sıra arttırdı. Amaç, hızlı kredi genişlemesinden kaynaklanan finansal istikrarsızlık riskini azaltmaktı. O politika bir açmazla karşılaştı.

Açmazı anlamak için ilk akılda tutulması gereken nokta, Türkiye’de mevduatın ortalama vadesinin çok düşük olması (o dönemde 50 gün dolaylarındaydı). Zorunlu karşılık oranını arttırarak eskisine kıyasla bankalardaki mevduatın daha çoğuna el koymuş oluyor TCMB. Dolayısıyla bankaların eskisine kıyasla daha az kredi açacaklarını umuyor. İkinci akılda tutulması gereken nokta şu: Bürokratların belirledikleri politika faizinin bir anlamı olması için piyasada belirlenen kısa vadeli faizin politika faizine yakın bir yerde oluşması gerekiyor. Bu gereği yerine getirebilmek için, TCMB, bankaların talep ettikleri kısa vadeli parayı bankalara (borç) vermek zorunda.

İşe yaradı mı?
Üçüncü olarak şu sorunun yanıtına dikkat etmek gerekiyor: Bankalar zorunlu karşılık oranının artmasıyla kaybettikleri mevduatı, kredilerini azaltmamak için TCMB’den borçlanarak telafi ederler mi? Kredi arzına aynen devam etmek isterlerse sorunun yanıtı ‘evet’ şeklinde. Uygulamada böyle oldu. Bankaların TCMB’de tutmak zorunda oldukları ‘zorunlu karşılıklar’ ile TCMB’nin piyasa faizini politika faizine yakın bir yerde tutmak için bankalara vermek zorunda olduğu borç para (APİ) Ekim 2010’dan başlayarak uzun bir süre günlük olarak birbirlerine yapışık bir şekilde yükseldiler. 1 Ekim haftasında karşılıklar 22.4, APİ ise 16.3 milyar lira. 25 Şubat 2011’de ilki 45.7, ikincisi ise 29 milyar lira oluyor. 3 Haziran 2011’de karşılıklar 70.8, APİ ise 60.1 milyar liraya yükseliyor. Temmuz ayında karşılıklar yaklaşık aynı düzeyde kalıyor, APİ biraz daha artıyor.

Paralel hareket
Sanıyorum bu kadar rakam yeter: Açık biçimde bu iki değişken paralel hareket etmişler. TCMB bir taraftan bankalardan para çekmeye çalışırken diğer taraftan onlara neredeyse aynı miktarda para vermek zorunda kalmış. Kredi arzı artış hızında ise Haziran 2011 sonuna kadar bir değişiklik yok. Bunun kanıtı TCMB’nin kendi sunumlarında var. Misal: ‘Banka Ekonomistleri ile Yapılan Bilgilendirme Toplantısı’ 1 Kasım 2011 (on bir ve on ikinci yarısı) ve ‘2012 Yılında Para ve Kur Politikası’ (beşinci paragraf). Bu metinlerde, kredi arzındaki artış eğiliminin ancak BDDK’nın haziran ortasında aldığı kararlardan sonra istenilen yönde değişmeye başladığına işaret ediliyor. Yani bir makro-sakıngan araç (zorunlu karşılık oranı) işe yaramamış ama BDDK’nın yetkisinde olan başka bir makro-sakıngan aracın (kredi karşılıklarında değişiklikler) devreye girmesi bir miktar işe yaramış.

Önemli nokta şu: İlk makro-sakıngan araç olan zorunlu karşılık oranlarındaki artışın işe yaraması için yapılanlar politika faizi aracının işleyişini bozmasaydı bu işlevsizliği dert etmeyebilirdik. Ama öyle olmadı. Ne oldu? Ne yapılabilirdi? Bunlar da dizinin son yazısının konusu olsun.