Takım tutmamanın getirdiği özgürlük

Bazı koşullar altında sıkı maliye politikası genişlemeci olabilir. Bazı koşullar altında ise tersi doğru.

2011 gibi cari işlemler açığının çok yüksek olduğundan resmi yetkililerin de sıkça şikâyetçi oldukları bir yılda, maliye politikası daha sıkı olabilirdi. Ekonomideki faaliyet hacmindeki dalgalanmalara paralel biçimde artan ya da azalan gelir ve harcama kalemlerinden arındırıldığında ortaya çıkan bütçe dengesine ‘yapısal bütçe dengesi’ deniliyor. Bir yıl öncesine göre kıyaslandığında, maliye politikasının geçici etkilerden arındırıldığında ne ölçüde sıkı ya da gevşek olduğu belirlenebiliyor. Böyle bakıldığında, 2011’de 2010’a kıyasla yapısal bütçe dengesinde bir miktar bozulma olduğu belirleniyor. Maliye politikasına ilişkin bulunabilecek ikinci kusur maliye politikasındaki disiplinin kalitesine ilişkin. Bazı durumlarda fiyatları kamunun kontrolünde olan mal ve hizmetlerin fiyatları uzun süre sabit tutulup sonra yüklü fiyat artışları yapılabiliyor. Bazı durumlarda da bu tür mal ve hizmetlerden alınan vergiler arttırılmak suretiyle kamuya ek kaynak sağlanabiliyor. Ancak bu tür uygulamalar hem göreli fiyat yapısını bozabiliyor hem de enflasyon ile mücadelede Merkez Bankası’nın işini güçleştirebiliyor. Vergi tabanı geniş olmayınca, farklı bir ifadeyle vergi vermeyen ya da az veren geniş bir kesim olunca, ister istemez bu tür kararlar alınabiliyor. Kalite sorunundan kasıt bu. 

Maliye politikası oldukça başarılı
Bu iki olumsuz noktaya rağmen Türkiye’de maliye politikasının oldukça başarılı olduğu ortada. Başarının en büyük göstergesi, kamu borcunun milli gelire oranının düşük düzeylerde olması. 2001 krizinden hemen sonra temel olarak kamu bankalarını kurtarma operasyonu sonucunda, merkezi yönetim borcunun milli gelire oranı yüzde 77’ye sıçramıştı. Bu oran 2011 sonunda yüzde 40 düzeyinde gerçekleşti. Avrupa Birliği’nde yapıldığı gibi Merkez Bankası’nın bazı varlık ve yükümlülükleri dikkate alınarak ‘net kamu borcu’ hesaplanırsa milli gelire oranı aynı dönemde yüzde 71’den yüzde 22,4’e düşüyor. Geçenlerde 2B’den ve benzeri düzenlemelerden elde edilecek gelirlerin bir kısmının kamu borcunun düşürülmesinde kullanılacağı yetkililerce belirtildi. Gerçekleşirse bu da son derece olumlu bir uygulama olacak.
Gelişmiş ülkelerde, özellikle de Avrupa’da ve ABD’de bir süredir önemli bir tartışma sürüyor. ABD’deki toparlanmanın henüz arzu edilen düzeyde olmaması, Avrupa’da ise Almanya ve birkaç küçük ekonomi dışında küçülme yaşanması, maliye politikalarını gereğinden önce sıkılaştırmanın zararlı olacağı hakkındaki görüşlerin daha sık dile getirilmesine yol açıyor. Buna karşılık, özellikle Almanya’nın önderliğinde mali sıkılaştırmanın, çok yüksek düzeylerde olan kamu borcundan doğabilecek ya da zaten doğmuş bulunan endişeleri azaltacağını ve dolayısıyla ekonomiye duyulan güveni arttırarak özel kesimin harcamalarını tetikleyeceği savı ileri sürülüyor. Böylelikle kamunun bütçeyi sıkması ile büyüme üzerine gelecek olumsuz etkilerin, özel kesim harcamalarının artması ile telafi edilebileceği görüşü var. 

Genişlemeci mi daraltıcı mı
Bu tartışmalar, özünde, maliye politikasının sıkılaştırılmasının genişlemeci mi yoksa daraltıcı mı olacağı ile özdeş. Bu köşenin düzenli okurlarının yabancısı olmadıkları bir ilkeye tekrar getiriyor bizi. Bilimde ‘takım tutmak’ olmuyor. Evet, bazı koşullar altında (mesela yüksek borç ve ona bağlı olarak ortaya çıkan yüksek risk primi ile yüksek reel faiz varsa) sıkı maliye politikası genişlemeci olabilir (2001 Türkiyesi’nde olduğu gibi). Bazı koşullar altında ise tersi doğru. Borcunuz yüksek değilse (küresel kriz sırasında Türkiye’de olduğu gibi) ya da borcunuz yüksek olsa bile herkes tek güvenli araç olarak sizin borçlanma aracınızdan satın almak istiyorsa ve bu nedenle borçlanma faiziniz çok düşükse (ABD gibi), maliye politikanızı bir miktar gevşetmekte bir sakınca olmaz. Bu tip bir politika kısa dönemli büyümeye olumlu etki yapar.