Velev ki o politika düşürmüş olsun

Kredi artış oranı, MB'nin kararlarının başlamasından bir yıl sonra, son kararından ise iki çeyrek yıl sonra düşmüştü

Yıllık enflasyon, tahminlere göre, bu arada Merkez Bankası’nın (MB) kendi tahminine göre de düşük bir düzeyde gerçekleşti kasım ayında. Bu olumlu gelişme sayesinde MB’nin rahat bir nefes aldığını düşünebiliriz. Öyleyse hem MB hem de MB ne politika uygulasa kendilerini onu savunmakla görevli hissedenler, bu görece rahat ortamda bazı eleştirileri hemen savunmaya geçmeden durup düşünebilirler. Dolayısıyla eleştiri bir işe yarayabilir. Bu durumda da “Eleştirinin makbulü iyi günde yapılandır” denilebilir. Bu arada not edeyim; zihnimin bir yerine önceden takılmadıysa sonuçta ben uydurmuş oluyorum bu özlü sözü.

2010’un son çeyreğinde başlayan zorunlu karşılık oranlarını arttırma politikasının amacına ulaşamadığını bir kez daha göstermeye çalışıyordum salı günü. Son karşılık oranı artışı Nisan 2011’deydi ama düşük bir artıştı. Asıl kapsamlı artışlar Ocak ve Mart 2011’de yapılmıştı. Buna karşılık, üçer aylık dönemler itibariyle bakıldığında, kredi artış oranı 2011’in ilk üç çeyreğinde 2010’un üçüncü çeyreğindeki son zirve değerinden ya daha yüksek olmuştu ya da yaklaşık aynı düzeyde. Kredi artış oranı, MB’nin kararlarının başlamasından bir yıl sonra, son kararından ise iki çeyrek yıl sonra düşmüştü. Arada, Haziran 2011’de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu kredi karşılık oranlarını arttırmış, Avrupa karıştığı için Ağustos 2011’den itibaren belirsizlik yükselmiş, birkaç hafta sonra da MB kısa vadeli faizleri yukarıya sıçratmıştı. Hem kredi arzını hem de kredi talebini düşürmesi beklenirdi bu üç gelişmenin.

‘Telefon diplomasisi’
Dolayısıyla, MB’nin zorunlu karşılık kararından aylar sonra, 2011’in son çeyreğinde kredi artış oranının azalmasını asıl olarak bu saydığım üç gelişmeye bağlamak makul görünüyor. Ek olarak ‘telefon diplomasisi’ de yürürlüğe konulmuş olabilir. Tüm bu makul görünen nedenleri bir tarafa bırakayım. Zorunlu karşılık oranının kredi artış oranını azaltmadığı görüşüme getirilebilecek temel eleştiriye odaklanayım: “Ekonomi politikası kararlarının etkileri hemen görülmez, zamana yayılır. Karşılık oranlarının arttırılmasının hemen kredi artış oranını düşürmemesi bu çerçevede doğaldır.” Peki, o zaman. Soru şu:

Zorunlu karşılık oranını arttırmanın etkisi en erken 6-7 ay, belki de en erken 9-10 ay sonra ortaya çıkıyorsa böyle bir politikayı şu koşullarda uygulamak sağlıklı mı? 1) Finansal küreselleşmenin bu kadar arttığı, yani gelişmiş ülkelerin para politikalarındaki değişikliklerin ‘bizleri’ anında etkilediği bir dünyada. Bu ‘normal’ koşula ek olarak: 2) Dünya ekonomisinin ve finansal piyasaların ne yöne savrulacağının bilinmediği bir ortamda (anormal koşullar).

Bu sorulara şu pencereden bakın: İçinde bulunduğunuz ortamda bir politika değişikliği yapmanın doğru olacağını düşünüyorsunuz. Yapıyorsunuz. Yeni politika tam etkili olacakken (elbette etkili olacağı varsayımı altında), koşullar aniden değişiyor; tersine dönüyor. Başlangıçta politika kararını alırkenki koşullar bu yeni koşullar gibi olsaydı o politikayı uygulamayı aklınıza bile getirmezdiniz; saçma olurdu çünkü.

Bu arada: İktisat, İşletme ve Finans’ın bir özel sayısından daha önce söz etmiştim. MB’nin politikaları tartışılıyordu (Haziran 2012 sayısı). O sayıda Bilkent Üniversitesi öğretim üyeleri Yıldız Akkaya ve Refet Gürkaynak tarafından kaleme alınmış çok güzel bir yazı var. Gürkaynak, yakın zamanlara kadar MB’de danışmanlık da yapıyordu. Cumartesi günü bu yazıdan alıntılar yaparak devam edeceğim. Daha sonrası için bir de provokatif soru: Yoksa aslında işe yarayan sadece klasik faiz politikası mı?