Vergi ve yatırım ortamı

Maliye Bakanı bir vergi indirimi yapılsa ilk tercihinin istihdam üzerindeki vergileri indirmek olacağını belirtmiş.

Sayın Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in vergi oranları hakkında yaptığı yorumu dinleyemedim ancak televizyondan geçen altyazılarda konuşmanın ana hatlarını gördüm. Altyazılardan anladığım kadarıyla, imkân olsa ve bir vergi indirimi yapılsa ilk tercihinin istihdam üzerindeki vergileri indirmek olacağını belirtmiş. İkinci sıraya da iletişim vergilerini koymuş.
Vergi konusunun son günlerde ekonomi gündemimizin ilk sıralarına girmesinin temel nedeni, sanıyorum benzin ve motorin fiyatlarının oldukça yüksek düzeylere çıkması. Bu yükseklik beraberinde haklı şikâyetleri de getiriyor. Mesela Kayseri Sanayi Odası Başkanı Sayın Mustafa Boydak, Uludağ Ekonomi Zirvesi’nde, Türkiye içinde bir malı bir yerden diğerine taşımak için katlanılan maliyetin ne kadar yüksek olduğundan yakınmış. Kayseri ile Mersin Limanı arasındaki taşıma maliyetinin neredeyse Mersin ile Çin arasındaki taşıma maliyetinin yüzde 70’ine ulaştığını vurgulamış.
Sayın Maliye Bakanı’nın belirttiği gibi benzin ve motorin gibi ürünlerden alınan vergi oranlarında birkaç yıldır bir değişiklik yok. Ancak ithal edilen ham petrol fiyatlarının ve döviz kurunun artmasıyla vergisiz motorin ve benzin fiyatları da artıyor. Vergi oranı sabit olsa da, vergiye temel alınan değer arttığı için, alınan vergi de yükseliyor. Sonuçta hem ham petrol fiyatı hem döviz kuru hem de alınan vergi birlikte motorin ve benzin fiyatlarını yükseltiyor. 

Karşılaştırmalar
Sayın Bakan’ın vergi indirimine gidilmesi halinde öncelik verilmesi gerektiğini belirttiği alanlar hakikaten çok önemli alanlar. Taşıma maliyetleri de öyle. Hangi yüksek verginin ekonomiye daha çok zarar verdiğini saptamak sonuçta teknik bir iş, bu alanlardan hangisine öncelik verilerek düzeltileceği ise siyasi bir tercih. Çok önemli olmalarına karşın öncelik meselesi ile ilgili değilim bu yazıda.
Sonuçta tüm bu açıklamalar vergi sistemimizde önemli sorunlar olduğunu gösteriyor. Bu köşede çok sık yer alan bir karşılaştırmayı bu vesileyle bir kez daha hatırlamakta yarar var.
2009 yılında OECD’deki her bir ülkenin vergi gelirinin gayri safi yurtiçi hasılasına oranının ortalaması yüzde 33.8. Türkiye için aynı oran yüzde 24.6. 2009 kriz yılı. Krizden uzak bir yılı, mesela 2005’i alsak durum yine benzer: OECD ortalaması yüzde 35, Türkiye ise yüzde 24.3. Karşılaştırmayı Türkiye’ye benzer ülkelerle yapınca daha farklı bir görünüm yok.
Mesela, Hazine Müsteşarlığı’nın her hafta güncellediği çok yararlı bir rapor olan Türkiye Ekonomisi Raporu’nda, Türkiye’nin vergi gelirleri hem az önce yaptığım gibi OECD ülkeleri ile hem de ‘karşılaştırma grubu’ olarak adlandırılan bir grup ülke ile kıyaslanıyor: Bu ülkeler Meksika, Kore, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Macaristan, İrlanda, Polonya, Portekiz, Slovak Cumhuriyeti ve İspanya. Vergi gelirlerimizin toplamının milli gelirimize oranı bu ülkelere kıyasla da düşük. 

Umut verici
Bu düşüklüğün temel nedeninin düşük vergi oranları olmadığını biliyoruz. Sorun, vergi toplayamadığımız önemli bir kesimin varlığı. Bu olgu önemli bir soruna işaret ediyor. Öte yandan da umut verici bir olgu. En azından iki nedenle umut verici. Birincisi, kayıtdışı ekonomiyi bir miktar olsun kayda almayı başarabilirsek, başka alanlarda harcamak üzere kaynak yaratabileceğimizi anlıyoruz. Mesela altyapımızın kalitesini yükseltebiliriz. İkincisi, kayıtdışını kayıtiçine almayı başarabildiğimiz ölçüde vergi oranlarını düşürmek mümkün olabilir. Bu da daha iyi bir yatırım ortamı demek. Zaten, Hazine Müsteşarlığı’nın sunumunda sözünü ettiğim vergi karşılaştırması, ‘yatırım ortamı’ başlığı altında veriliyor ve yabancı yatırımcıların, Türkiye’de özellikle gelir ve kârlardan alınan vergilerin diğer ülkelere kıyasla düşüklüğü hakkında, dikkatleri çekiliyor.