'68 olurken olanlar...

Pina komik gözlükleri dışlamaz, zevkle de söz konusu ederdi muhtemelen...

68 ruhu denen o uçucu ‘şey’ sözkonusu olduğunda benim aklıma somut olarak Pina Bausch gibileri gelir. İnsan bedeniyle fiziksel çevreyi dürüst bir ilişki içine sokmaya çalışan, bunun insan bedenine olduğu kadar bilincine de iyi geleceğini hisseden Pina Bausch. Onda vaz’edilmiş bir bilgi, bedenden geçmeyen bir doğru yoktur. Ondaki üçüncü boyut ak kuğunun kara kuğuya evrilmesi gibi efsunculuklar değil, dansçının yaptığı harekete kattığı düşüncedir.
Bausch gösterilerinde bir hareketi yapan dansçı aynı zamanda o hareket üzerine düşünüyormuş gibidir de. Mükemmel ve gerçekten eşitlikçi bir histir bu. Bir Pina Bausch gösterisinden çıktığınızda elinizin kolunuzun saçınızın kulağınızın daha çok farkındasınızdır. Onların hem sizin hem de dünyanın uzantıları olduğunu düşünürsünüz. Hiçbir 3D film bunu aktaramaz; ama Pina Bausch gösterilerindeki hazzı her sene ancak birkaç bin seyircinin paylaşabileceği düşünülürse sinemanın yorgun ve hakşinas abisi Wenders’in Pina’yı komik gözlüklerle yanyana getirmek istemesi de anlaşılır. Gerçi Pina, komik gözlükleri dışlamaz ve zevkle de sözkonusu ederdi muhtemelen. Dansçı - ya da bir oda dolusu dansçı - 3D gözlüğü elinde evirir çevirir, takar, onunla küçük bir sessiz film sahnesi yapar, bizi gözlük üzerine de düşündürürdü.
En iyi filmleri 68 ruhunun kan kaybedişini resmeden Wenders ise kendi sineması kan kaybından ölünce, müziğin ve diğer sanatların tanıklığını yapmaya yöneldi. Eh, hizmettir. Bu demode hizmet fikri, Pina ruhuna iki numara bol gelir ama gene de ‘Pina’yı görmeli. Pina Bausch, Wenders’in ‘o büyük insan’ güzellemesine direnen bir malzeme. Herbiri göğüs planında ‘Pina’yı yad eden’ dansçılar her an kıs kıs gülecek gibiler!
Mark Romanek’in İshiguro uyarlaması ‘Beni Asla Bırakma’ ise 68 ‘olurken’ arka planda sinsice cereyan eden başka bir şeyden, bilimsel ilerlemenin köleciliğe hizmet etmek üzere biçimlendirilişinden bahsediyor. Konuyu açık etmeyeyim. Gerçi Romanek’in filmi seyirciyi ‘muallakta’ bırakma riskini almıyor, daha ilk sahneden açık ediyor herşeyi. Büyük bir yazar olan Ishiguro’nun romanlarının sinemadaki kaderi budur. ‘Günden Kalanlar’ İngiliz sınıf sistemine olan inancı diline vurmuş bir kahyanın anlatısıdır. Kitabı okurken adamın kendisini ezen sisteme inancı karşısında okur da Brechtçi bir karakter karşısındaymış gibi ‘yabancılaşma’dan ‘aydınlanma’ya varır. Oysa film tam da bunu yapamadığı için sıradan bir ‘o güzel kahyalar’ güzellemesi, yani tam tersi olur. ‘Beni Asla Bırakma’da ise çocuk romanlarından çıkma bir İngiliz yatılı okuluna toplaşmış çocukların aslında niye orada olduklarını uzun süre anlamazsınız.
‘Sezdiğiniz’ korkunç şey yazarca da onaylandığında romanı yarılamışsınızdır, artık zulmün tanığısınızdır. Filmde sadece ılık bir hüzün var; giderek ilginç bir oyuncu olan Carey Mulligan ve Charlotte Rampling de olmasalar herhangi bir yatılı okul melodramı. Yazarları da anlamak mümkün değil bu günlerde, Ishiguro da filmin ‘yürütücü yapımcısı’ imiş. Yürütücü katil gibi birşey. Neyse, Ishiguro’nun büyük ihtimalle hiçbir zaman sinemaya aktarılamayacak başyapıtı ‘Avunamayanlar’ı Roza Hakmen çevirisinden okuma şansına hala sahipsiniz. İngiliz edebiyatının Britney Spearsları MacEwan ve de Botton’dan alamayacağınız zevkler sizi bekliyor.

.