80'lerin bir çocuğu

80'lerin bir çocuğu

80’lerin sonunda çıkageldiğinde, ‘Teyzem’i uzun zamandır beklemekte olduğumuzu hemen anlamadık. Bu zaman içinde oldu; belki biraz da ondan iki-üç sene sonra gelen ve daha görünür biçimde politik olan ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ sayesinde…
İkinci filmden aklımızda kalan Nur Sürer tabii, ‘İnci’. Bir de küçük Barış; Barış’ı daha sonra başka rollerde de gördük. Ama ‘Teyzem’in küçük Umur’u komik, ciddi, endişeli yüzü, kâküllü saçları ile bir daha gözümüzün önünden süzülüp geçmedi. Umur, ‘teyze’sinin hikâyesiyle kalakaldı. İkisinin de açtığı yolu çiğneyen çok film çocuğu oldu. Ama Umur, ‘Masumiyet’in Çilem’i ya da ‘Dedemin İnsanları’ndaki küçük, dokunaklı çırak Tahsin de değildi… O bir kayboluştu. Teyzesiyle el ele Kapalıçarşı’da dolaşmalarında ya da filmin sonundaki güzel sahnede teyzesine ‘aşkını’ itiraf edişinde bile karara bağlanmamış bir şey vardı. İçinde yaşadıkları toplumun derin kalp kırıklığını hissettiren ama bu konuda son sözü söylemeyen bir şey. Boğazda bir yumru… 

Çocuklu, çocuksuz senaryolar 
Umur’u aklından geçiren Ümit Ünal ise ayrı hikâye. Bir senaryo yarışması ödülü sayesinde bulup çıkardığı ‘Teyzem’i sinemaya aktarmaya karar veren Müjde Ar’dı, kendi hikâyesi olmamakla birlikte filme garip ‘buralılığını’ sağlayan ise Halit Refiğ. Biri kendini o teyzede görme cesaretine sahipti, öbürü ise tabii söz konusu kalp kırıklıklarına vâkıf. Yeşilçam ise (o zamanlar hâlâ bu isimle anılacak bir şey vardı) filmin beklenmedik başarısı üzerine taze senaryo yazarı Ümit Ünal’a çocuklu ya da çocuksu bir şeyler yazdırmaktan daha yaratıcı bir şey bulamadı; ‘Piyano Piyano Bacaksız’, ‘Arkadaşım Şeytan’ ve ‘Hayallerim, Aşkım ve Sen’ vb. ‘Hayallerim, Aşkım…’, Umur ve teyzesi ilişkisini çaktırmadan Türkan Şoray ve ona hayran, yetimhanede büyümüş senaryo yazarı çocuk hikâyesine dönüştürür. O zamanlar eski Yeşilçam da yeni yeni moda olmaktadır; ama film bir ‘Teyzem’ değildir. Çiçek Pasajı’nda çiçek satan küçük kızları (“Amca bir çiçek alır mısın?”) Umur’a, ya da Barış Pirhasan’ın çığır açıcı ‘Adı Vasfiye’sinden özenilmiş senaryoyu ‘Teyzem’ senaryosuna tercih etmezsiniz. Ümit Ünal’ın senaryolarıyla uğraştığı ‘Amerikalı’da, ‘Yaz Yağmuru’nda, ‘Berlin in Berlin’de ne yaptığını kestirmek zor. Gene de eski usul bir senaryoculuk çıraklığının izleri var bu kariyerde, belki şimdi dizi ekiplerindeki daha genç yazarların benzerini yaptığı şey. Ama dizi senaryo gruplarından Ümit Ünal kadar ilginç biri çıkacak mı, henüz bilmiyoruz. 

Çünkü sonuçta Ümit Ünal’ın öyle biri olduğu ortaya çıktı. Bu kısmen başka sinemalarla ve edebiyatla olan ilişkisinden ötürüydü. David Mamet hayranlığında, yıllardır inatla bir Roald Dahl hikâyesi uyarlamaya çalışmasında, edebiyata bulaşmasında Türkiye’de sinemada uğraşanlarda pek görülmeyen taze bir yan vardı. O yüzden ondan bir ‘9’ çıkmasına şaşmamak gerek. Genellikle ‘baskı’sıyla tarif edilen mahallenin karanlık sırlarını kurcalayan ‘9’, eski Türk sineması düzeninin mütevazı bir reddi gibidir. Belki ‘9’u bir türlü bir yere koyamayanların gerekçesi de budur; parlak bir Demirkubuz yapabilirsiniz ya da ışıl ışıl bir Nuri Bilge Ceylan. Anlarız. Ama ‘9’ ne? Neyse ki, Ümit Ünal kariyeri sinema okullarının çoğaldığı, film çekenlerin daha kolay ulaşılabilir donanımlarla film çektikleri, hikâye fikrinde serbestliğin yaşandığı, cinsel kimliklerin itiraf edildiği, oyuncuların yeni şeylere cesaret ettiği, bazı Türk romanlarının ‘kült’ olduğu daha yeni zamanlara denk gelir. Daha doğrusu oralara uzanır. 

Yakından tanıdığı dünya’Ara’ 
Gerçi Ümit Ünal’in edebiyatla sinemayı birbirine katık etmesinde bazen aceleci bir yan da yok değildi. ‘Anlat İstanbul’ çeşitli masalları günümüze uyarlarken donuk bir ‘bir varmış bir yokmuş’tan ve o zaman moda olmaya başlayan hikâyelerin keşismesi esprisinden öte bir şey bulamaz. Yeni Türk edebiyatı için köy romanını yeniden tarif eden ‘Gölgesizler’ ise Ümit Ünal lig’inden çok ötededir; onun tarafından sinemaya tercüme edildiğinde az gidip uz gidip ‘Olağan Şüpheliler’e varır. Film ‘Gölgesizler’in hikâyenin parçalanmasından anladığı, parçaların savrulması değil, sevimli sevimli birleşmesidir. ‘Ses’ ise yanlış anlaşılmış bir Truman Capote hikâyesi gibidir.
Ama ‘Ara’ harikadır. Çünkü Ümit Ünal’ın yakından tanıdığı reklamcı, oyuncu, iş adamı vb. gibi ‘kendine benzeyen’, şehirli, genç burjuva bohemlerinin ya da beyaz yakalıların (kimi taşra kökenli olmak üzere) orijinal hikâyesidir. Aceleci bir şehirlilik iddiasındaki bu karakterler konu erkeklik, dişilik, fırsatçılık, kendi kendine yalan söylemek oldu mu, hepimiz kadar muhafazakar, ‘9’daki kadar da ‘mahalleli’dirler; Cihangir civarları… Bu filmde araları bağlayan ‘reklam çekimleri’ olmasa da Erdem Akakçe’nin hırslı, tombul, komik işadamını, Serhat Tutumluer’in cinsel itirafçı olarak parladığı sahneyi, hatta Selen Uçer’in ‘Fransa’dan gelmiş’ kız rolünü yadırgamayız. Bunların dizilerde nasıl iğreti durduğunu, duracağını bir düşünün. Onların çevresinde dönen yeni bir ekonomi, bir sosyoloji hatta bir edebiyat varken, sinemada bu karakterlere bir tek Ümit Ünal filmlerinde rastlanır. 

Onun için, ‘Nar’da bir ‘serbest meslek sahibi hanım’la, ‘Ara’daki karakterlerine benzeyen, aktris adayı, ‘eski solcu bir ailenin kızı’nı birbirine sevgili etmek, apartman kapıcısını onlara hem bekçi hem yargıç yapmak, eve fala gelen kadına soğukkanlılıkla “İstanbulluyuz biz” dedirtmek az şey değil. ‘Nar’ hâlâ, kolaylık olsun diye seksen sonrası diye tarif edilen bir Türkiye’nin doğruya çok yakın bir resmini çiziyor. Yönetmeninin de, çoğu kere itiraf ettiği gibi, seksenlerin bir çocuğu olması, o dönemle bir sevgi-nefret ilişkisi içinde bulunması tesadüf değil.
Ama acaba ‘Teyzem’i yeniden çekmek, o olur şey mi? 2000’lerin ikinci on yılının Üftade’si, o evlilik programı senin bu evlilik programı benim gezen, belki iyice haplanmış bir teyze, Umur’u ise amatör şarkıcı yarışmalarında ekran karşısındakilere gözyaşı döktüren bir ‘minik’ olur gibi geliyor bana. Seksen öncesi kalp kırıklıklarının içten içe toplu cinnete, dıştan dışa da sirk gösterisine dönüştüğü düşünülürse.