Adak tutmuş

'Yumurta' her bakımdan Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmi. Her şeyden önce temposu bakımından; yavaş bir film bu, ama ağır bir film değil.

'Yumurta' her bakımdan Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmi. Her şeyden önce temposu bakımından; yavaş bir film bu, ama ağır bir film değil. Her sahnenin tam tamına olması gerektiği kadar, ne daha uzun ne daha kısa olduğu hissini veren, böylece adeta kendine özgü bir kalp atışı ritmiyle akıp giden bir film. İçinde sürprizleri, rüyaları, olay örgüsünü ilerleten ayrıntılarıyla... (Yönetmeni ve kurgu konusunda aldığı yardımı tebrik ediyoruz.)
Kalp deyince; 'Yumurta', kahramanının kalbine yakın durmayı beceren ilk Kaplanoğlu filmi de ayrıca... Amerika piyangosuna kilitlenmiş ya da film boyu ekseriyetle pencereden yağmur seyreden ilk iki Kaplanoğlu delikanlısının tersine, 'Yumurta'nın taşra asıllı şairi yönetmenin romantik genç erkekleri arasında ilk inandırıcı olanı. Diyaloglarda en ufak bir hamasilik tonu, bir 'şairanelik' yok. (Yönetmeni ve senaryo konusunda aldığı yardımı tebrik ediyoruz.) Aslında, 'Yumurta' sık sık benzetildiği N.B. Ceylan'dan çok, suçlu bir özlemle köyüne dönen yazma-çizme meraklısı delikanlıları anlatan İtalyan edebiyatı ve sineması örnekleri ile (Pratolini, Rosi, Taviani'ler, hatta ilk Bertolucci'ler) matrak bir fantastiğin, Bill Murray'ın aynı günü yeniden yeniden yaşadığı 'Groundhog Day'in beklenmedik kesişmesi gibi. N.B. Ceylan'ın film çekmeye, taşralı akrabayı görmezden gelmeye ya da sevgiliyi mat etmeye odaklanmış, ser verir sır vermez erkekleri bu kadar duygulu değillerdir. 'Yumurta'nın genç şairinin ise arabasına binip terk etmeye davrandığı her keresinde terk edemediği kasabasıyla ilgili, kasabadan öte bir meselesi var; Kadın...
Kaplanoğlu'nun ilk iki filminde, Kadın da hep uzak (ve inandırıcılıktan uzak) Romantik bir hayal olarak titreşir durur. İlk kez bu filmde anne, eski sevgili ve bekleyen kıza bölüştürülerek inandırıcı, kahramanın aradığı romantik avuntuyu cisimleştiren yumuşak bir şey olmuş. Yuvarlak ve sıcak, hatta; bir yumurta... Bir metaforu bu kadar gözümüze sokarak ama bu kadar da yerinde kullanmayı becerdiği için tebrike değer olan 'Yumurta', esasen içindeki donmuş kalmış şeyi kırmak için kadınla sulh olmanın iyi bir şey olacağını fark eden bir erkeğe dair bir film, bir 'anti-İklimler' olarak da dikkate değer. Bu özelliği, onu herhangi bir taşraya dönen erkek filmi değil, daha çok kadına boyun eğmenin bazı çorak erkek ruhlarına sağlayacağı selameti ruhunda fark eden 'şair'in filmi yapmış. (Bir şairden bahseden filmde tek bir dize okunmaması da filmin incelikleri arasında.)
'Yumurta'ya erkek oyuncusunun büyük katkısı var. Nejat İşler'i çok da iyi altından kalktığı 'Barda'ki rolünden sonra hep enteresan sapık rollerinde göreceğimden korkmuştum. 'Yumurta'dan aklımda kalacaklar ise onun suçlu bir çocuk gibi koltuğa gömülmüş eski sevgilisiyle konuşurkenki teslimiyeti, anasının adağının ne olduğunu kavramaya başladığı sahnelerde yanındaki kıza yolladığı kaçamak bakışlar, nihayet köpekle karşılaşması olacak. 'Yumurta'nın bazı takıntılarını, mesela kadın ensesine ilgisini, karakterlerin arayı doldurmak için durmadan çay içmelerini, sepyamsı rengindeki ısrarını da hoşgörüyoruz. Değilmi ki, 'Yumurta' kısacık bir ellipsis'le, yani atlamayla, yere dökülmüş yaseminlerden görmediğimiz bir konuşma sonrasına geçerek bir duygu anını mükemmelen anlatmayı başaran bir film... Leziz.
Ama gene de eski tip, eğilip bükülmez romantik erkeklerin dünyasında mutlu olacaksanız, bu hafta tıkır tıkır işleyen mükemmel Vahşi Batı filmi 'Yuma'ya 3:10 Treni'ne gitmenizi şiddetle tavsiye ederim.
'O erkekler', kovboy filmlerinin Vahşi Batı'sında, sinemanın ebedi taşrasında hâlâ pırıltılar saçarak yaşıyorlar. Ve Allah için, Russel Crowe da Christian Bale de kök salamayan yahut kök salsa da boy atamayan erkek rollerinde harikuladeler.