Adana günleri: Altın Koza

Ülkede olup bitenlerin sinemaya yansıma hızına inanmak mümkün değil; Altın Koza'da bu sene yarışan filmlerin en az dördü kadın kahramanların kendi bedenleri üzerindeki tasarrufunu konu ediniyordu
Adana günleri: Altın Koza

Gözetleme Kulesi

Türkiye’de olup bitenlerin sinemaya yansıma hızına inanmak mümkün değil; Altın Koza’da bu sene başka festivallerde ya da sinemalarda gördüğüm ‘Lal Gece’, ‘Şimdiki Zaman’, ‘Yeraltı’nın dışındaki filmlerin en az dördü kadın kahramanların kendi bedenleri üzerindeki tasarrufunu konu ediniyordu. ‘Siirt’in Sırrı’ndaki genç kadın güreşçi Evin Demirhan’ın bedenini güreş sporuna adayarak koşullarını aşma hikâyesinde malzeme kalabalıktı ve iyi elenmemişti. Dahası, Evin’in ağabey engelini aşsa da erkek antrenör ve idareci engeline takılabileceği duygusuna kapılıyordunuz. Evin’in başarısını ‘Türkiye’nin başarısının ayak sesleri’ falan gibi yorumlayan bir cümle noktasında filmden koptum; filmin, kadınların başarılı bile olsalar kariyer hırsları için erkeklerden izin almak zorunda oldukları bir dünyayla pek derdi yok.
* * *
Kadın kahramanlarına şehirle taşra arasında bir ‘var olabilme ihtimali’ koridoru (konaklama tesisi, otobüs durağı ya da yolculuk) sunan üç filmin, ‘Araf’, ‘Ateşin Düştüğü Yer’ ve ‘Gözetleme Kulesi’nin meselesi istenmeyen hamilelik. ‘Ateşin Düştüğü Yer’ hiç de fena olmayan gerilimli bir açılıştan sonra baba ile evlilik dışı hamile kızı meçhul bir yolculuğa çıkarıyor. İbrahim’le kurban etmeye götürdüğü oğul hikâyesinin baba-kız versiyonu gibi olan hikâye, genç kadının (belki sadece hamile kalmış olmaktan öte gitmeyen) bedeniyle ilgili tasarrufuyla değil babanın vicdanıyla ilgileniyor. Filmin kendi bedeniyle ilgili karar alan tek karakteri Alman gazeteci kadın ise sadece karikatür, o derece ki arkasında Avrupa Birliği logosu olan bir arabada seyahat etmekte... ‘Gözetleme Kulesi’ ile ‘Araf’ın bir otoyol kenarı lokantası ya da konaklama tesisinde çalışan benzer kahramanlarından birincisi, ‘Gözetleme Kulesi’nin kahramanı bir otobüs hostesi, (dolayısıyla daha seyyar) iken yavaşlıyor, duruyor, tesisin ahçısı oluyor, çok geçmeden de hamile olduğu ortaya çıkıyor.
Sonuçta kaderini yönlendiren ve onu verdiği kararlardan başka kararlara yönlendiren de bir erkek karakter, ‘bir yalnız erkek’... ‘Gözetleme Kulesi’ temiz, derli toplu, pırıl pırıl görüntüleri olsa da karakterlerine şu ya da bu yönde bir derinlik veremeyen, onlarla duygusal ilişkisi yüzeyde, dolayısıyla kendi de meselenin yüzeyinde gezinen bir film. (Olgun Şimşek’i de olsa da olur olmasa da bir rolde harcaması da cabası.) Üç filmin en iyisi olan ‘Araf’, adının da (belki gereksiz yere) vurguladığı üzere, arada kalma meselesini hem mekân hem de karakterin ruh hali açısından görebiliyor. Bedeni üzerinde tasarrufa gitmek, filmin genç kadın kahramanı için sadece ait olmak/ toplumdışılık ya da ‘kurban’ olmak/ olmamak meselesi değil. ‘Araf’a göre beden üzerindeki tasarruf, bir kadın için koşullar ne denli tehlikeli ve sallantılı olursa olsun erkekler arasında da seçim yapmak. Üstelik, yanlış da olsa, ‘seçmek ve yeniden seçmek’; bu seçimlerin harekete geçirdiği toplumsal ara kesitleri de iyi gözlemleyen ‘Araf’ bu yüzden derinliği olan bir film. Kahramanını, hem içinde yaşadığı koşullar hem de kendi iradi kararları açısından hayal edebilen ve bunu sürprizli sona bağlayabilen bir film. Karakterlerinin üçünü de bir ‘tutku girdabı’ içinde fır döndüren ‘Yük’ün kadın kahraman(lar)ı için de sallantılı bir ara alan söz konusu gibi ama filmin derdi bununla değil. ‘Yük’, hikâyesinin bilinmeyenlerini seyircinin varsayımlarına bırakarak dört bir yana savurduğu hikâye parçalarının saçılışını izlememizi istiyordu, sonuçta pek toplanmasalar bile.
Oysa, yönetmeninin ‘Vicdan’ filminden de öteye götürdüğü bu ‘fantezi’ anlatıma az çok sağlam bir zemin hazırlayan bir maden ocağının anlatımı vs. gibi sıkı çevre gözlemleriydi. (Güney sinemasının sağlam alışkanlıkları.) Nadir Sarıbacak’ın ‘kafayı yedi-yiyecek adam’ portresinin filmin inandırıcılık talebinin en önemli desteği olduğunu söylemek lazım. Bu müthiş oyuncuyu ‘Türkiye kafayı yemişliği’nin tezahürü olan iyi yazılmış rollerde tekrar-tekrar görmek istiyor insan.
* * *
‘Altın Koza’nın gerçek sürprizleri bastırılmış kimlikler meselesini, sosyal melodram ya da güzel manzaralardan öte, bir üslup meselesi olarak gören ‘Anadilim Nerede’ ve ‘Babamın Sesi’ filmleri. İkisi de olgun filmler; ‘Anadilim Nerede’ yaşlılık günlerinde anadili Zazacayı yeniden hatırasına çağırmak, zihninde diriltmek isteyen yaşlı adamın hikâyesi. Filmin yaşlılığın rutinini, ev içi hallerinin temposunu yakalayışı mükemmel. (Bu açıdan Haneke’nin ‘Aşk’ıyla beklenmedik bir akrabalığı bile var.) Ankara manzarası ile açılan ve kapanan bu film, ‘Ankara bulutları’nın üzerine çöktüğü bütün parçalanmış bellekler için bir şey söylüyor denebilir. ‘Babamın Sesi’yse, artistik anlamda, şimdiye kadar benzerleri arasında yapılmış en olgun örneklerdendi. Bazen fazla zarif kaçsa da filmin renk paleti, dekoratif olmadan manzara ile karakteri bir arada görme ve anlama/açıklama arzusu, sahnelerin süresinden kaynaklanan ağır ama sıkıcı olmayan, daha ziyade yaslı, daha da ziyade ‘mütefekkir’ temposu gerçek bir zevk. ‘Babamın Sesi’nde, temel olarak Tarkovski meraklısı bir kuşağın az gidip uz gidip belki hiç tanımadıkları Francesco Rosi, Ermanno Olmi gibi İtalyan realistlerini keşfettiklerini düşündüm. Yerinde de bu hareket, geriye doğru da olsa; sözünü ettikleri meseleler, geçmişin o sinemacıları için de benzer toplumsal dertler olduğu kadar çözülmesi gereken estetik meselelerdi çünkü. Bu ikisi Türkiye sinemasında yavaş yavaş örtüşüyor.
* * *
Koza’nın bütün filmleri arasında favorim, arkasında bütün kararları tek başına veren bir yönetmen-yazarın durduğu hissini kuvvetle veren ‘Yeraltı’ tabii; ama bir film festivali sonuçta dengeler meselesi, ‘Yeraltı’na büyük ve ciddi ödüller çıksaydı şaşıracak ve elbette hoşlanacaktım…