Ahmet Polat: Merak ve mesafe

Ahmet Polat'ın iki kültür arasında olmaktan türettiği merak, merakla arasına koyduğu artistik mesafe önemli

Ahmet Polat’ın fotoğraflarını ilk kez İstanbul Modern’de, Andrey Gursky sergisi sırasında yandaki küçük salonda gördüm. Gursky’nin cüssesi altında ezilmiyorlardı. Ağırlıkla siyah beyaz, anlatı düşkünü, tatlı biçimde geveze, içinde aynı anda birçok olay cereyan eden sosyete fotoğraflarındaki hiciv yeniydi. Açılış ya da benzeri yerlerde çekilmiş birkaçı, sosyete ve sanat ortamı arasındaki gizli gerilimi, hatta geçen günlerde Modern’de kopacak patırtıyı haberliyorlardı. Gergin yüzler, abartılı jestler ortasında bedenler, patlayan flaşla parlamış oryantalist tablonun önünde buluşan garsonla yaşlı beyefendinin muallakta sohbeti… Ancak dışarıdan bakan bir gözün tanık olmaktan çekinmeyeceği anlar. 

Sergideki diğer fotoğraflar farklıydı. Türkiye’ye biraz dışarıdan, merakla bakan ama egzotik olmayan, hatta ‘egzotik olmaktan nasıl kaçınacağını düşünen’ fotoğraflar. Annesi yabancı babası Türk, belli bir yaşa kadar dışarıda yaşamış Ahmet’in bütün işlerine hakim olan da bu pervasızlıkla karışık merak. Tütün Deposu’nda açtığı ‘Kemal’in Rüyası’nda, Türkiye’nin genç insanlarından bahsederken sosyete fotoğraflarındaki ayrıcalıklı çocukları ya da tuzu kuru ortasınıfları da görüyor, ama bu sergidekiler genellikle toplumun daha az ayrıcalıklı kesimleri. Kemal’i Mustafa Kemal olarak anlayacaksak, odağından kaymış bir rüyanın kişileri. 

Serginin ismi hafif ‘dışarlıklı’ bulunabilir. ‘Kemal’in bugüne, genç nüfusu yüksek bir Türkiye’ye uzanan bir rüyası var mıydı, tartışılabilir. Dışarıdan bakan biri bu rüyaya Türkiye’de yaşayanlara biraz idealize gelebilecek bir süreklilik de atfedebilir. (Bir nevi Fatih Akın dilemması.) Öte yandan, belki fazlasıyla dramatize ettiğimiz anlara, kopuş hatlarına da bizim kadar anlam yüklemeyebilir. Düğün hazırlıkları sırasında yatağın üzerine oturmuş şu sosyete kızlarıyla yarı bellerine kadar suya girmiş sigara tüttüren plaj güzelleri ya da papatya zinciri oluşturmuş kanka kızlar arasında ortaklık olmasın? 

Her halükârda Ahmet Polat’ın fotoğrafları onları yargılamayan bir merakla çerçeveliyor. En merakını cezbeden de yüksek drama anlarıyla alçak irtifalı komedi anları sanki. Anasının mendille şakaklarını kuruladığı genç damada neden bu kadar ihtimam gösterilmesi gerektiğine, bu alaturka ‘Oedipal an’a ya da şu birbirini kucaklamış ağlamaklı ergen kızlara kültürel olarak nüfuz etmek belki zor, ama ipuçlarını sezmek imkânsız değil. 

Ya şu matrak durum; fotoğraf çekmek üzere ayakkabılarını çıkarıp çoraplarıyla arabasının üzerine çıkmış amatör fotoğrafçıyla onun fotoğrafını çeken fotoğrafçı arasında bir akrabalık yok mu? Polat, baktığı mesafeli yerden her türlü yoğun sahneyi o mesafeyle ‘serinletiyor’ ama ne tamamen etkisizleştiriyor ne de estetize ediyor. Çerçevelemelerinde kusursuz simetriler, peşinde koşulan dengeler yok, ama özellikle de ‘tepetaklak’ değil bu çerçevelemeler. 

Şu tişörtünü sıyırmış, canhıraş bir ifadeyle Atatürk dövmesini sergileyen varoş delikanlısı, şaşkın pitbulunu havada hoplatan adam ya da bilgisayar oyunu oynarken ergenlikte takılmış görünen delikanlılar başka bir fotoğrafçı için öncelikle karikatür vesilesi olabilirdi. Ahmet Polat içinse mesele (belli ölçüde mizahi bir vurguyla) ‘orada neler olup bittiğini anlamak’ işlerin toplamına bakıldığında. 

‘Kemal’in Rüyası’nda sadece insanlar değil, Kemal’in rüyası tarafından içerildiğini (hatta belki insanlardan daha çok) tahmin edebileceğimiz kentsel, mimari dokunun insanla kurduğu ilişki de var. Ahmet Polat ‘lirik’ bir fotoğrafçı hiç sayılmaz ama mendireğin mimarisiyle mendirekten denize giren çocuk ilişkisinde, Tufan Kırtasiye levhası ile yerdeki cüce demir filizleri arasında birden havalanan güvercinlerde, hatta bir tren vagonu (Kemal’in ihmal edilmiş ‘rüyası’, demiryolları) penceresinden görünen alçak tepeciğin üzerine ‘dolayısıyla’ konuveren ayyıldızda bu kültüre özgü bir rüyanın siyah-beyaz izleri var. Bunu, Ahmet Polat’ın iki kültür arasında olmaktan türettiği meraka, merakla arasına koyduğu artistik mesafeye ve konularına oradan bakışdaki tevazuya borçluyuz.