Alzheimer, aziz sevgili...

Türkan Şoray'la AKM'nin, 'birinci Cumhuriyet'in bu birbirinden çok farklı iki abidesinin bugün aklımızda benzer bir özlem halesiyle belirmesi, bence 'Cumhuriyetin sefalet ve ihtişamı'ndan fazlasına işaret ediyor.
Alzheimer, aziz sevgili...

İki sevgili arkadaşımla, Yunanistan’ın Türkiye’ye yakın adalarından birinde oturmuş, Türkçe’den çoktan göçüp giden kelimeleri hatırlamaya çalışıyorduk. Bu konuda duygusal, hatta ayıptır söylemesi ‘nostaljik’ olmamaya çalışmak, bizimki gibi herşeyin sürekli kayıp gittiği ‘dinamik’ bir toplumda çok zor. Dil dahil türlü alışkanlıklarını, artık hiç hatırlanmayan bir kelimeyle söylersek, ‘ihtilaçlı’ biçimde geride bırakmaya kararlı bir toplumda…

Hele de bu mevzu, özellikle dil dahil türlü alışkanlıklarını binyıllardır sürdüren bir yerde konuşuluyorsa. Hele de ‘logos’a hala ‘logos’ denilen bu memlekette üç sokak ötede hala yazlık sinema varsa. Yunanistan’da, ister anakarada ister adalarda, isterse de herkes ‘Muhteşem Yüzyıl’ın ve zengin kostümlerinin tiryakisi olsun, yazlık sinema hala var. Her gece değişik film, tahta levhaya çivilenmiş afiş ve film fotoğrafı, kapıda bilet kesen adam, perde görevi gören beyaza boyalı dev duvarın iki yanında evler ve su depoları, çekirdek, omuza alınan hırka… (Afiş tahtasından film fotoğrafı çalma planları kuran çocuk ve yazlık sinemanın yakınındaki evin balkonundan bedava film seyretme adeti de eminim hala yaşıyorlardır.) Bu yazlık sinemalarda hala 35 mm. kopya gösterildiğini, çıtırtıların ve çiziklerin de aynen yerinde durduğunu eklemeliyim. Diijitalin gıcır gıcırlığında seyredilmiş bir filmin gerçekten ‘fiziksel’ hatta ‘insani’ olduğu bir durum…

Bizde ise geleneksel olarak ‘nisyan ile malul’ hafızayı tazelemek gerektiğinde, özellikle de film sözkonusu ise, en yeni teknolojilere bel bağlamak ve zaten bölük pörçük, delik deşik ‘o şeyi’ internet ortamında tazelemek zorunluluğu var. İsmiyle müsemma internet sitesi ‘Film Hafızası’, benim de aralarında olduğum bazı kişilere kenarda köşede kalmış film klasiklerini sormuş ve çeşitli cevaplar almış. Seçmeler son otuz kırk yıl Türkiyesi'nin film seyretme, daha da doğrusu film hatırlama alışkanlıklarının garip ve ilginç bir özeti gibi. Genç bir sinema yazarı, bir zamanlar sadece adını bildiğimiz, sonra yeni sinefil kuşaklarının festivallerdeki toplu gösterimlerde seyretme fırsatı bulduğu Jerry Schatzberg’in ‘Puzzle of a Downfall Child’ını anmış. Benim de yıllarca merak edip sonunda görmekten umudu kestiğim Faye Dunaway’lı bu ‘stylish’ 60’lar Amerikan filmi demek hala birilerinin hafızasında yaşıyor. Kendi kuşağımdan bir sinema yazarı 70li yılların ilginç, küçük filmi ‘Jeremy’yi söylemiş. İki ergen çocuk arasında geçen bu küçük ve tatlı romans o zaman için bile atipik, ve hakikaten ‘a evet, öyle bir film vardı’ denecek kadar ayrıksıydı.

Sinemalarda da oynamıştı. Daha iddialı genç sinefiller Barbara Loden’in ‘Wanda’sı ile Quay Kardeşler’in ‘Benjamenta Enstitüsü’sünü gündeme getirmişler. Elia Kazan’ın aktris eşinin yönetmen ve oyuncu olarak tek filmi ve genellikle animasyon yapan biraderlerin atmosferik sinema filmi, Türkiye sinemasever hafızası için birer El Dorado kıvamındadırlar. ‘Wanda’yı yeni ekipten bir gruba geçen Berlin Film Festivallerinden biri sırasında hatırlatmış olmanın gururunu yaşadığımı söylersem abartmış olmam. (Ben de yıllardır merak ettiğim bu filmi ilk kez orada görmüştüm, eşzamanlı olmayan hafızalar için eşzamanlı tatminler!) Bu, tabir caizse, ‘DVD artı internet ortamı artı festival artı yabancı memlekette sinema doktorası’ hafızasının Türkiye için önemli ve anlamlı olduğunu söylemek gerek.

Bizim gibi ülkelerde zamanında görülmemiş filmlerin kazandığı karşı konulmaz cazibe, filmin zamanında görülmesinden farklı bir etki yaratır. Film, çoğu zaman, yapıldığı ülkede haftanın ya da ayın ‘konuşma konusu’ olmuştur; bizde ise filmden öte bir arzu nesnesi haline gelir, hatta bu arzunun yoğunluğu ile şişip kabarır. Bu onun bazen abartılmasına ama bazen de hatırasının, dolayısıyla da değerinin canlı kalmasına yol açar. Bir mahrumiyet bölgesi tahattürü! Ters yönde bir eğilim de, Yeşilçam’ın diriltilmesi diyebileceğimiz, Türkiye sinema kültürü açısından önemli bir fenomen.

Bu yönde, başka bir genç sinefil de Türkan Şoraylı ‘Dünyanın En Güzel Kadını’nı anmış. Filmin adını uzun yıllar ‘Tamba Tumba Esmer Bomba’ olarak hatırlıyormuş üstelik. (Filmdeki ünlü şarkı.) Bu ‘yeniden keşfedilen yerlilik artı kitsch artı suçlu zevk artı çocukluğun Proust kurabiyesi’ hattı da ilgiye değer bir yer kaplıyor yeni kültürel hafızamızda. Türkan Şoray’ın Türkiye kültürü hafızasında çizdiği eğim, kimi klasik sanat değeri olan filmler geri plana düşmüşken onun filmlerinin daha da parıl parıl öne çıkması, son otuz-kırk yılın hatırlama alışkanlıkları açısından az buz önemli değil. ‘Burjuva sanatı operanın yuvası’ olarak biraz horlanarak hayata başlayıp sonra yanan sonra yeniden yapılan derken değişik kuşaklara Cumartesi konseri zevkini yaşatan sonra yıkılmak üzere atıl bırakılan sonra Gezi sırasında sevgiyle ‘kurtarılan’ ve derken polis karargahı olan AKM’nin de böyle problemli, muhataralı bir kentsel hafızanın çocuğu olduğunu öne sürmek mümkün, araştırmak ilginç.

Türkan Şoray’la AKM’nin, ‘birinci Cumhuriyet’in bu birbirinden çok farklı iki abidesinin bugün aklımızda benzer bir özlem halesiyle belirmesi, bence ‘Cumhuriyetin sefalet ve ihtişamı’ndan fazlasına işaret ediyor. Hafızanın özlemle, özlemenin mahrumiyetle, kültür politikalarının garip zaman sıçramalarıyla, teknolojinin vandallıkla kurduğu garip işbirlikleriyle ilerleyen, bize özgü bir hafıza ve amneziye…