Ama ne karanlık!

Cronenberg'in son filmine Türkçede 'Şark Vaatleri' demek hangi espritüel Osmanlıca meraklısının aklına gelmiş acaba? Olsa olsa 'Şimal Vaatleri';

Cronenberg'in son filmine Türkçede 'Şark Vaatleri' demek hangi espritüel Osmanlıca meraklısının aklına gelmiş acaba? Olsa olsa 'Şimal Vaatleri'; hikâyenin daha çok kuzeye düşen iki coğrafi nokta arasında bir hat çizdiği düşünülürse... 'Soğuğu içe işleyen' eski Sovyetler Birliği ile Britanya'nın 'hep soğuk, hep yağmurlu' başkenti Londra arasında bir hat. Filmin adındaki 'Eastern', Avrupa için giderek daha çok bir tehdit oluşturmaya başlayan Doğu Avrupa, yani eskinin Doğu Bloku anlamında. Bu hikâyeye göre o tehdidin en uzak, en şimal noktası (hatta kaynağı) Rusya. Londra'nın ise, o şimali başka bir şimalle, tehdit altında olduğu düşünülen geleneksel Avrupa kültürünün en kuzey noktası ile bağlantılandırılmakta işe yaradığı tahmin edilebilir. Öte yandan, dış mekânları da iç mekânları kadar koyu, gölgeli, siyahlar arasından olsa olsa donuk safran sarısı pırıltılar saçan bir renk paletine sahip olan bu film Londra'ya başka bir anlam da yüklüyor.
Cronenberg 'Örümcek'te aynı coğrafyaya Beckettvari bir pus katmıştı. Bu Londra'ya ise kentin hayalimizdeki en kalıcı imgesini yaratmış olan Dickens'ın penceresinden bakmak istemiş denebilir. Günümüz Londra'sında tekinsiz bir Noel öncesi. Kendilerine 'Hırsızlar Birliği' adını veren kara giysili kötü adamlar Thames Nehri'ne inen dar sokaklardan bulanık sulara cesetler atıyorlar. Bu Dickensvari manzarayı, daha doğarken yetim kalan bir kız bebek, onu doğururken ölen çocuk yaşta Rus fahişe ve sırrı çözmeye çalışan genç hemşire tamamlıyorlar. Dickens'ın Londra'sı da böyle bir yerdir; genellikle çocuklarla temsil edilen yolunu kaybetmiş masumiyetin hırsızların uğursuzların gölgesi altında titrediği bir 19. yüzyıl metropolü. Cronenberg'in filmi de 21. Yüzyıl Londra'sında ünlü mimarların gövde gösterileri ile süslenen Avrupa Birliği cilalı yeni Londra ufkuna itibar etmek yerine hamburgerciler, toplu konutlar, hastaneler, batakhaneler, belediye saunalarında vb. geziniyor. Şehrin zengin mahalleleri de bu yeni Dickens karakterlerine melodramatik de olsa bir kurtuluş ümidi vaat etmiyor. Çünkü oralar da kirli işleri yapanların karargâhı.
Şehre yayılmış bu yeni kirli adamların kimlikleri de klasik ayaktakımı Londralılığı değil. Bunlar, 'Kiev'in biraz dışından', 'Sibirya'da bir köyden', 'Çeçenistan'ın dağlarından' gibi yerlerle tarif edilen adamlar. İronik olan, bu yeni kirli adamlarla savaşan iyi Londralılar da nisbeten asimile olmuş Ruslar. Cronenberg'in Londra'sında fazlasıyla tipik bir İngiliz komiser dışında İngiliz yok gibi bir şey. Şimalin karanlık vaadi, filmden anladığımız kadarıyla, bu adamların vücutlarına yaptırdıkları karanlık dövmeler gibi Avrupa'yı kaplamış olmaları. Aptal oğlu ve komik Türkçesiyle filmin muhtemelen tek gerçek Şarklısı olan berber Azim'e de ümit bağlayacak değiliz ya! Stephen Frears da 'Kirli Tatlı Şeyler'de daha az karanlık olmakla birlikte böyle bir Londra çizmişti. Cronenberg'inse, Viggo Mortensen'in filmin sonundaki yüz ifadesinin ima ettiği gibi, iyimserlikle işi yok. Onda esasen değişen şu; eskiden yarılan-delinen etle, insan bedeninin giriş çıkış imkânlarıyla, teknolojiyle kaynaştı kaynaşacak tenin dönüşümleriyle daha genel, daha 'felsefi' biçimde ilgilenirdi. (Existenz, Videodrome, vb.) 'Örümcek'ten bu yana ilgilendiği şey ise bir tür beden olarak kimlik. 'Şiddetin Tarihçesi'nde tüm bir kimliği kılıf gibi giyinip soyunmak mümkündü. Bu filmde ise, bir kültürel kimliğin salgın gibi başka bir kültürel kimliği ele geçirmesinden bahsediyor, paranoyakça. Ya da, bir 'kültürel beden'in istilası altında olan başka bir 'kültürel beden'den. Dolayısıyla bu filmi ilk bakışta anonim, şık bir polisiyeye benzeten parlak siyahlar, kesilen parmaklar, sarımtırak et, bol bol akan kan aslında kendine yeni bir mecra bulan eski Cronenberg'den başka bir şey değil.