Aman, kaçmasın...

Fincher sinemada yazar gibi davranan az sayıda yönetmenden biri son zamanlarda, hatta bazen 'Kubrick öldü çok yaşasın Fincher!' diyesim geliyor.
Aman, kaçmasın...

Filmin başrolünde Ben Affleck yer alıyor.

Ortalama festival filmi diye birşey hakikaten var. Bu hikayeler ‘aldım verdim ben seni yendim’ şeklinde gelişen ‘akıllı hikayeler’, biraz akıllı binalar gibi. İnsan senaryo geliştirme atölyelerinin falan bu işe yaradığını düşünüyor. Filmekimi’ndeki ‘Turist’ mesela. Ortalama Kuzeyli kusursuz aileyi al, filme toplu aile fotoğrafıyla başlayarak ailenin başına fena şeyler geleceğini ima etti. Böylelikle kusursuz aile konusunda önden belirlenen kanılarımızı daha da gıdıklayarak gerilim yarat. Kriz çıkar. Aile beklendiği gibi çatırdarken ilginç birşey bul; aile kurumunun omuzuna yüklediği arkakik yük sonucu baba sarsıla sarsıla ağlasın. Fevkalade. Fakat yetineme, çünkü simetriye gönül vermişsindir.

Babanın geçirdiği ‘sınav’ı anneye de uygula. Hmmm. Aileyi ‘tabiata sal’. Wow. Son anda da sigaradan medet um. Çatı-yapı, mizah, gerilim, sembolizm, perde. Seyircinin kendini akıllı hissetmesini sağla. Buyrun, ‘Çile’; din eğitimi meselesini al, baş karakterin üzerindeki ağır yükü seyirciye göz kırptırmayasıya tartışmaya başla. Bir noktada yan çizmeye koyul; acaba suçlu din eğitimi mi, yoksa sert anne mi? Suçlu koyu katoliklik olmasın? Makul Protestanlarla manyak din fanatikleri mi çarpışıyor burada? A bi dakka, kız azize mi yoksa?! Dağınık bırak: seyirci konunun ‘derinlemesine tartısılmış’ olduğu hissine kapılsın. (Filmin de Kiliseler Birliği Ödülünü kapmış olduğunu söyleyelim.) Bir de dahiyane denebilecek festival filmleri var. Haklı olarak büyük ödülleri de bunlar alıyorlar: Roy Andersson’un ‘İnsanları Seyreden Güvercin’i mesela. Yan gözle seyirciyi kollamadan küçük hikaye kutularını bildiğin, sevdiğin gibi yanyana diz. Diz, diz.

Bu kutucuklar birbirleriyle mizansen, dekor, makyaj, oyunculuk vb. gibi gösteri sanatının esas unsurları sayesinde birleşsinler, arkadan öğretmene durmadan parmak kaldıran akıllı çocuk tarzı bir senaryo ile değil! Sahneye girip çıkan Şaka Eşyaları Satıcıları ile bağlanan kutucukların yazarın niyet ettiği biçimde birbiriyle ilişkili olduğunu seyirci anlar, aptal sanma seyirciyi. (Biraz gergindir sadece, sanat filmi deyince eli kolu bağlanır bir kısmının, işi nefrete bile vardırabilirler, açık fikirlisi öyle olmaz gerçi.) ‘Mana şairin karnındadır’ demiş bilge kişi, eh öyle. Ama mana şairin karnında da olsa iyi hazmedilmişi seyirciye geçer. ‘Kapalı’, ‘hermetik’, ‘anlaşılmaz’ diye suçlanan nice dahiyane ‘festival filmi’nin gerçek zaferi budur. Filmde ‘Dala konmuş güvercin’ şiirini okuyan küçük kızınki gibi saçma görünen ama aslında son derece basit bir ‘gerçeği’ kendi bildiği gibi ortaya koymak. Yönetmenin bir bildiği olduğuna inan, samimiyetle fasulyeleri izle, gerisini merak etme sayın seyirci. Sonra bir de ‘iyi Hollywood’ var. Filmekimi sırasında vizyona girdi diye David Fincher’in ‘Kayıp Kız’ını aman kaçırmayalım. Hınzır bir polislye gerilim gibi başlayan ve/ama kat kat niyet ve izlekle beslenerek daha başka bir şey olan, yer yer ‘Gözler Sımsıkı Kapalı’dan bu yana en zengin evlilik tartışması filmlerinden biri halini alan bir filmle karşı karşıyayız.

Bir adam bir kadını kendisinden farklı bir şey olduğu için sever, ondan etkilenirse; kadın da bu ‘bile bile ladesi’ bile bile kabul ederse; ama sonra dengeler değişir de, ‘artık aşinalık olan aşk’ taraflardan birisine artık sadece acı verir, ötekini de sadece ilgisizlikle doldurursa neler olur? ‘Kayıp Kız’ın Fincherien zenginliğinin, bu sorunun ardından gelen kan, revan, cinayetten çok, yönetmenle senaristin hikayeyi anlatırken zamanda geriye-ileriye hareketlerle, üst sesle vb. kurdukları nefis örgü olduğunu söylemek gerek. ‘Zodiac’da ortada olmayan, hiç ortaya da çıkmayan bir katili arayarak yeni bir şey yapmıştı Fincher. ‘Kayıp Kız’ da hem benzer hem farklı birşey yapıyor; gerçekten görünür olabilmek için ortadan kaybolan bir kadının hikayesini anlatıyor…

Kazara gönül düşürülecek yarma rolünde Ben Affleck hayatının rolünde, hasbelkader ona kapılan kız rolünde Rosamunde Pıke ise emsalsiz. Fincher elbette daha geniş resme de bakıyor, hem de ne bakmak. Her kalp kırıklığını sirk gibi izleyen obur bir toplumu, onun aşk ve ilişkiler konusundaki duyarsızlık ya da histerikliğinin nasıl bütün insan ilişkilerine sirayet ettiğini anlatıyor.

Fincher sinemada yazar gibi davranan az sayıda yönetmenden biri son zamanlarda, hatta bazen ‘Kubrick öldü çok yaşasın Fincher!’ diyesim geliyor. Bu kat kat, katman katman hikayenin ‘Swann’ın Bir Aşkı’ndan izler taşıyıp arada Dickens ya da hatta Tolstoy’a bağladığını (alternatif bir Anna Karenina?) zevkle öne süreceğim. Hikayenin ‘Öldüren Cazibe’ ya da ‘Temel İçgüdü’ye meylettiği yerlere ise, metni biraz ‘jenerik’ kılsalar da itiraz edemeyeceğim doğrusu. Balzac’ın ‘Kuzin Bette’ine, Goriot Baba’nın kızlarına, edebiyattaki taaammüden ya da mecburen kötü dişilere ne zamandır itirazımız var? Kaldı ki, sinemadaki en etkileyici sonlardan birine sahip bu filmi noktalayan muazzam close-up’da kadın oyuncu bize bakıp sorusunu da soracak.