Amerikalı ahbaplar

Drew Barrymore Amerikan sinemasının en yaşlı genç kuşak oyuncusudur. Efsanevi...

Drew Barrymore Amerikan sinemasının en yaşlı genç kuşak oyuncusudur. Efsanevi sahne, perde ve alkolikler hanedanı Barrymore’lardandır. (John Barrymore’la Welles’in ‘Muhteşem Ambersonlar’ında oynayan Dolores Costello’nun torunu.) Sırtında böyle bir yükle daha çocuk yaşta alkol, keyif verici madde, hatta daha ötesi ne varsa hepsine bulaşmış, hepsini de atlatmış. Emsalsiz sinema biyografisti David Thomson onun hakkında şöyle der: ‘Gene de Barrymore’ların en neşeli, en dayanıklı ve aklıbaşındasıdır. (...) Herkesin sahip olmak isteyeceği kız çocuk, kız arkadaştır. Büyük oyuncu değildir, ama yanında rahat edeceğinizi, eğleneceğinizi bilirsiniz. Tanrı onu korusun.’ Gerçekten öyle. Arada film yapımcılığına da bulaşıyor; ergenlik acısı üzerine yapılmış en güzel filmlerden ‘Donnie Darko’da parmağı olduğunu ve filmdeki ‘İngilizceci’ rolünde şahane olduğunu hatırlayalım.
Yazlık New York komedisi kotasından ‘Seni Uzaktan Sevmek’teki gayet ayan beyan fakat seviyeli (öyle gerçekten, Amerikan Pastalarıyla falan karşılaştırınca) cinsel esprilerin başarısını Drew’a yormak mümkün. Cinsellikte açıksözlülüğe yumurcak erkek eli değil de aklıbaşında kadın eli değince müstehcen olmuyor, hayatın bir gerçeği gibi oluyor. Filmdeki sevgilileri gerçek hayattaki sevgilisi Justin Long’la birlikte canlandırmaları da cabası galiba. (Gerçi, aynı Long’un geçen hafta ‘Diriliş’te Christina Ricci uğruna morg önlerinde perişan oluşunu da unutmamalı bana sevgilini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.) Justin’in terütaze poposuyla ters orantılı olarak boynunda halkalar belirmiş Drew’un, ağzı da her zamanki gibi tatlı tatlı çarpık ama aldırmıyor, onu şimdiden büyük halası Ethel Barrymore gibi ilginç ihtiyar kadın rollerinde görebiliyorum.
İnsan New York’a gitse onunla bir kahve içmek ister. New York’dan gelen ahbaplarsa ayrı hikaye. Geçen gün bir tanesiyle buluştum. Türk sineması haftası yapmak istiyormuş, bugünlerde herkes gibi. ‘Ateşten Gömlek’ten ‘Bal’a kadar iddialı, fantazi bir listesi vardı. Bu listedeki bir sürü filmi Türk Film Arşivi’nin pençelerinden kurtaramayacağını benden başka kimseler de söylemiş. Gene de ümitli. Neyse, Beyoğlu’nda dükkan dükkan dolaşıp Türk filmi DVD’si aldık. Ona ‘Türk Jerry Lewis’i’ diye tavsiye ettiklerinin kim olduğunu bulmam biraz vakit aldı, Yılmaz Erdoğan’mış meğerse. ‘Bak bu da Türk Farrelly Kardeşler’i, hem de tek adam bünyesinde, komple’ diyerek ‘İvedik’leri de aldırdım. Biraz da Amerikalılar uğraşsın.
‘Nefes’ filminin kapağındaki koşan askerlere bakıp ‘bunlar skinhead mi?’ demesine ise bir cevap veremedim. Seyretsin görsün. Neyse, Yılmaz Güney’in ilk filmlerindeki Francesco Rosi havası ya da ‘Bulutları Beklerken’in beğenilmeyişine hayret etmek gibi falan gibi şeylerde anlaşınca mutlu oluyor insan. (‘Bazı yönetmenlerin bazı filmleri beğenilmeme kotasına düşüyor,’ dedi, akıllı adam.) Sonra mail attı, en çok ‘Ekmekçi Kadın’la ‘Beşikteki Miras’dan etkilenmiş. Altyazısız bile müthiş filmler, diyor. Ne de olsa sinema tarihçisi. Sayın okur, ‘Beşikteki Miras’ı ve onun devam filmi olan ‘Urfa-Istanbul’u (ikisi de Osman Nuri Ergin) seyrettin mi? Türk sinemasının ilk ve tek (iki, daha doğrusu) yol filmi. ‘Bir Yeşilçam Hatırası’ üstbaşlığıyla yayınlanan beher DVD’nin ederi 2.90 TL ve heryerde bulunabiliyor. İlkinde yer alan Muhterem Nur’un dansöz kompozisyonu dokunaklılık açısından Demirkubuz’daki bir sürü şeyden daha iyi.
‘Masumiyet’in Uğur’u, bir metafor olarak Yeşilçam ve varoluşçu retorikle beslenmiş kızıl saçlı bir aksilik abidesi olmasa böyle biri olurdu. Drew’a da bağlayacağım tabii, Drew da eminim Muhterem Nur’a bayılırdı.