Amerikan malları

RCoen'ler baştan sona kaybetmeye kararlı adamın hikâyesinden epik bir şey, henüz varolmayan bir janr, bir 'gri güldürü' çıkarıp önümüze koyuyorlar.

'Bir şarkı hiç yeni olmamışsa ve hiç eskimiyorsa, o folk şarkısıdır.’ Coen Kardeşler’in yeni başyapıtı ‘Inside Llewyn Davis/ Sen Şarkılarını Söyle’nin kahramanı Llewelyn Davis’in folk şarkısı tarifi hemen bütün Coen Kardeşler filmleri için geçerli.

Her şeyden önce o evladiyelik, kendinin farkında, fakat filmden filme yenilenebilen mizah. Dünyaya karikatür olarak bakmak hem kolay hem de zor. Todd Solonz kadar zeki, Ulrich Seidl kadar aşırı olsanız, Onur Ünlü gibi buluştan buluşa zıplasanız da, karikatürün içine sıkışıp kalmak mümkün. Coen’ler öyle değil; onların karikatürleri aniden Bosch tablosu (‘Barton Fink’) ya da Philip Roth romanı (‘Ciddi Bir Adam’) oluverir. Karikatürü küçümsediklerinden değil; sadece, sanıyorum, mizahın altındaki depresifliğe, Bataille’ci zalim kahkahaya da aşina olduklarından.

Film ‘o noktadan sonra’ ciddi olur demeyeceğim. Daha çok, karikatür kadar ciddiyetin de ‘yamuk’ bir versiyonu olur. Adı, porno yıldızı Marilyn Chambers’le ilgili ünlü ‘Inside Marilyn Chambers’ filmini sinsice çağrıştıran ‘Inside Llewelyn Davis/Llewyn Davis’in İçinde’ aynen bu mizahtan nemalanıyor; birinin nasıl ve ne kadar ‘içinde’ olabilirsiniz? Hele söz konusu sırf ‘iç’ gibi görünen efkârlı Llewyn ise? Llewelyn, 1960’lar başı New York’unun, New York boheminin, folk kulübü ortamının meyvesi ve onun hicvidir desek, en başta böyle görünse de, ayıp olur. Gri renk skalasının elbet bir bildiği vardır ve işin gerçek rengi Coen filmlerinin anahtarı John Goodman ve bıçkın-ketum şöförünün ortaya çıkmasıyla belli olur. (Uzaktan Goodman’ı andıran ve filmin sonuna kadar bizi ve Llewyn’in vicdanını uğraştıracak olan sarı kedi de var.) Oradan itibaren film Tarkovski ile Woody Allen’ın kafa kafaya verip seyrettikleri bir Bruegel tablosuna dönüşüyor. ‘Kendini keşif’ seyahatlerinin kabak tadı veren mitik kahramanları gibi ta Chicago’ya gidip karlı bir sabah vakti ünlü emprezaryoya şarkınızı çalmayı başarırsanız, geleneksel bir hikâye sizden bir ‘havai fişek’ çakıntısı bekler-- en azından. Ama şarkı inatla depresifse (“bunda büyük bir kazanç göremedim”), keçi sakal bırakıp bir trioya dahil olmayı düşünmüyorsanız, gerisin geriye New York’a dönülür.

Belli belirsiz döngüler üzerine kurulu (aynı şarkı, aynı dayak, aynı ama farklı, farklı ama aynı sarman) çemberi kırmanın sonuçta pek de fazla yolu yoktur. Zaten Llewyn çember kırmak da istiyor mudur? Sonda Bob Dylan görünecekse de görünsün, keratanın evladı. Yenileceksen tam yenil. Coen’ler baştan sona kaybetmeye kararlı adamın hikâyesinden epik bir şey, henüz varolmayan bir janr, bir ‘gri güldürü’ çıkarıp önümüze koyuyorlar. ‘Llewyn…’ ikinci seyredişte daha da iyi. Nispeten mekanik New York ‘sanatsevicileri’ kısımlarında biraz içim geçmedi değil ikinci seferinde ama ‘yolculuk’ başlayınca gene dikkat kesildim, hatta daha çok tadını çıkardım.

Coenlerin 60 başı New York’u ne kadar ‘kendilerinin’ ise, ‘American Hustle/ Düzenbaz’ın yetmişler sonu New York’u da o kadar türsel. Amy Adams’ın Cosmopolitan dergisinde çalıştığını gördüğünüz an, kahramanın dönemin ‘feminizm’i ile tanımlandığını anlayacak, onu ‘tanıyacaksınız’ mesela. Ya da Christian Bale’i ve gözlüklerini. Kolaycılık; herkesin bir ürünle ya da ‘trend’le tanımlandığı filmlerden biri bu. Fakat utanmazca da eğlenceli. “Artık böyle filmler yapılmıyor” derler ya; biz Özal dönemine girmeden, Amerika da mallarını Uzakdoğu’da yaptırmadan evvel, bazı Amerikan malları yere göğe konulamaz, dayanıklılığı, tıkır tıkır işleyişi emsalsiz bulunurdu. Onlar arasında soygun filmleri de vardı. ‘American Hustle’ çok başarılı bir replika. Ben en çok Jennifer Lawrence’ın Cate Blanchett’tan Seda Sayan’a oradan Renee Zelwegger’e kadar bütün bir sarışınlar gamında gezinerek tadını çıkardığı şirret eş rolünü ve ‘her yol var’da sınır tanımayan Christian Bale’in göbeğini beğendim. Tabii müzikler de müthiş!