Amy!

'Amy' bir 'şöhretin bedeli' belgeselinin sunacağı hayattan ötesine işaret ediyor; sert bir hayata...

’Amy’ belgeselinin, ‘arızalıydı; doğdu, büyüdü, meşhur oldu, felaketlerle karşılaştı, öldü’ tipi şöhret belgesellerinden farkı yok. Facebook görsellerinden, grenli film parçalarından, ‘o bizim için çok önemliydi, candı’, ‘çağırdığında hemen yanına koştum’ havasında - sanki timsah gözyaşlı - tanıklıkların yanyana yapıştırılmasında pek bir yenilik bulamayabilirsiniz. Bir cesedi didikleyen kaç akbaba olabileceğini (seyirci de dahil da olmak üzere), bu sayının hiçbir zaman tam olarak kestirilmeyeceğini de düşünebilirsiniz. Fakat bütün bunları aşan bir yanı da var bu görseller tomarının; makyajla daha fazla güzelleştirilmeyecek bir güzellik, makyajla daha da çirkinleştirilemeyecek bir çirkinlik, daha fazla şu ya da bu anlama çekiştirilemeyecek bir hayat. Noktası virgülüne yaşanıp bitirilmiş bir hayat. Ne tereddüdü ne de müdaanası olan, üstelik bunun ille bir ‘tavır’ gibi de olmadığı bir hayat. ‘Amy’ bir ‘şöhretin bedeli’ belgeselinin sunacağı hayattan ötesine işaret ediyor; sert bir hayata… Ama aynı zamanda iyi bir hayata da. Bu, herkesin sakınımlı, korunaklı, korkak hayatlar yaşadığı şu zamanda, iradi ya da değil, bunun tam tersini yapan birinin hayatı. ‘Şu zamanda’ derken de tam ‘şu zaman’ı kastediyor değilm. Her zaman böyle bir ‘şu zaman’ vardır ve ne iyi ki ona eyvallahı olmayan bir iki kişi de… Amy de hepimizin ‘hissettiği’ gibi bunlardan biri. Belgrad konserinde sahneye çıkıp da sahneyi şöyle bir kolaçan edişi, şarkı söylemeyip garip bir ‘performans’dan sonra çekip gidişi bilet alanlara o an kazıklanmak gibi gelmiş olabilir. Ama geriye bakınca bu emsalsiz performansa tanık olmak bilet parasına fersah fersah değer gibi görünüyor. Ben doğrusu orada olmak isterdim.

Çünkü, o kadar ki, Amy’nin ‘son halleri’ kendilerinden sahne performansı beklediğimiz sanatçılarla performans sanatıyla uğraşan sanatçıların dolandığı alanın sınır çizgisinde bir yere işaret ediyor. Geleneksel anlamda performans beklediğimiz bir sanatçı olarak, Amy benzeri görülmemiş bir şey yapıyor; kendisinden beklediğimiz performansı yapmayı reddediyor. Kendisinin bile farkında - ya da umrunda - olmayacak bir çeşit performans sanatçısı olarak ise, belki her performans sanatçısının rüyası olan bir şey yapıyor. Büyük bir kalabalığın önünde ‘sahne’ denen yeri kendi bildiği bir biçimde dolaşarak, adımlayarak, kolaçan ederek yeniden tarif ediyor. Bence Amy’nin bu anti-performans ya da dolaylı ‘performance-art’ performansları özellikle büyüleyici.

Hiçbir zaman nereden, kim tarafından akıl edildiğini bilemeyeceğimiz dev krepe saçları gibi…

Amy bu saçlarla bize bir çeşit retro-pop tanrıça numarası çekmiyor. Bu saçlar en dağınık, taranmamış hallerinde bile onun çok doğal bir parçası gibi görünüyorlar. Çünkü o bunları bir aksesuar olarak değil, kendi kendinin seçilmiş bir uzantısı olarak görmekte ısrarlı davranıyor. ‘Amy’yi seyrederken kimi anlarda yıllardır cesur hukukçu kimliği kadar kendine özgü saç ve makyajında da ısrar eden Eren Keskin’i aklımdan geçirdiğimi, hatta ‘anladığımı’ söyleyebilirim. Burda bir ayak direme, kendi olma inadı var. Biçimsel- biçimci olmakla itham edilmekten korkmayarak. Tam tersine, biçimle öz arasındaki yalancı dikotominin üzerine giderek.

Amy Winehouse personasının da performansının da Amy’nin ölümünden çok kısa sonra tam da bu biçimde anlaşılıp, alıntılandığından bahsetmek gerek. Geçtiğimiz senelerde Polonyalı yönetmen Krzysztof Warlikovski, Stravinsky’nin ‘Bahar Ayini’ gibi devrim niteliğinde eserlerin de ilk kez sahnelendiği Theatre de Champs Elysses’de Cherubini’nin ‘Medee’ operasını yeni bir rejiyle sahneledi. Medea’yı yeni bir feminist ikon, katiyen nadim olmayan anti-anne, anti-eş bir ‘canavar' olarak yorumlayan bu sahneleme, ilk gecesinde çığlık çığlığa itirazlarla karşılandı. Warlikowski bir ‘kolaylık’tan yararlanmıştı korkmadan; Medea rolündeki şarkıcı sahneye Amy saçı ve makyajıyla ayak bastığı anda olacakları kestirebiliyorduk! Jason’una olan aşkı uğruna sadece çocuklarını öldürmekle kalmayıp bir de sonuna kadar bir sigara tellendiren bu yeni Medea, Amy’nin ‘yardımı’ olmasa gereğince tarif edilemezdi belki de. Nitekim ‘Amy’ fiminin en güzel taraflarından biri de Amy’nin kendi Jason’u Blake Fiedler’la, tutkunun zirvelerine çıkıp rezaletin uçurumlarına yuvarlanarak yaşadığı, eroinli meroinli pespaye ve şahane aşk.