Anneler ve oğulları

Ben, Kendim ve Annem, bir nevi 'Recep İvedik' komedisi bu. Recep ne kadar pis laf söyleyip erkekliğini kanıtlamak derdindeyse, Guillaume de efeminelik 'cehennemi'nin dibine inip bir trambolin marifetiyle gerisin geriye, süper erkekliğe fırlamak derdinde.

Beyoğlu sinemasında oynamakta olan ‘Ben, Kendim ve Annem’ adlı Fransız komedisi Bir Film’le Başka Sinema’nın son zamanlardaki en kötü seçimlerinden biri. Filmin ‘esprili’ orijinal adı ‘Oğlanlar ve Guillaume, Haydi Sofraya!’ anlamına geliyor.

Senaryo, Fransız bulvar komedilerinin kötücelerini andıran bir fikre dayanıyor; kahramanımız Guillaume sırf annesi onu sofraya çağırırken erkek kardeşlerinden ayırıp ‘oğlanlar’ grubuna dahil etmediği için kendini küçükten beri kız sanmaktadır. (Ya da eşcinsel- filmin düz mantığı çerçevesinde farketmiyor.) Gelgelelim, her yolu denemesine rağmen Guillaume sonuçta ikisi de olmadığını kabul etmek zorunda kalır. Kızlardan hoşlanıyordur, annesi kız çocuk istediği için küçüklüğünden beri aklını karıştırmıştır sadece! Bu basit denklemi daha da basit bir mantık silsilesi ve mekanik bir olay örgüsü içinde ilerletince ortaya nasıl bir komedi çık(may)acağını gerçekten merak ediyorsanız filme gidin. Bu filme oranla kuşkusuz derin bir eser sayılabilecek ‘Çılgınlar Kulübü’ tarzı bir vodvilin bütün kadınlık, efeminelik, erkeklik klişelerinin bir bir ortalığa salıverildiği, sonra gerisin geriye toplandığı bu hikayeye tam nasıl gülüneceğini bilemedim.

Üstelik, 70li yıllar Fransız komedilerinden çıkma, adını hatırlamadığım bazı kıvırcık saçlı komedyenleri andıran yazar-yönetmen Guillaume Gallienne filmde büyük bir zennelik iştahıyla annesini de canlandırmakta. (Hatta annesi olarak daha iyi.) Kahramanımızın asıl büyük sahnesi ise, herşeyi denedikten sonra hayatının aşkı olacak Amandine’le karşılaştığında aniden ‘erkekleştiği’ an: ‘Uyluklarım kaslıdır’! Özellikle Anglo-Sakson komedilerinde karakterin ne kadar gülünç, çabasının ne kadar nafile olduğunu filmle birlikte farkedip topluca ‘püskürttüğümüz’ bir an vardır. Bir aydınlanma anı.

Oysa Shirley Temple’den aniden John Wayne’e geçiş, bu düz Fransız komedisi için hiç problem teşkil etmiyor. Tersine, Guillaume’ın kaslı uyluk farkındalığı devreye girince Amandine’in gözleri şehvetle kısılıyor. Bir nevi ‘Recep İvedik’ komedisi bu. Recep ne kadar pis laf söyleyip erkekliğini kanıtlamak derdindeyse, Guillaume de efeminelik ‘cehennemi’nin dibine inip bir trambolin marifetiyle gerisin geriye, süper erkekliğe fırlamak derdinde. Trambolinin yayları, yani senaryonun saikleri ise oldukça gevşek. Gene de, ‘Ben, Annem…’, anneleri tarafından iğdiş edilme korkusu yaşayan küçüklü büyüklü Fransalı erkek çocuklarına bir umut ışığı vermiş olmalı ki, büyük başarı kazanmış. Devamı gelir herhalde.

İnsan Recep’le Guillaume’un Türkiye’de beş yıldızlı bir otelde karşılaşmasını ve nice maceralardan sonra kanka olmalarını konu edinen bir ‘hibrid’ metin, kültürler arasında köprü olacak bir ortak yapım hayal ediyor. Fransa ile her zaman belli ölçüde gergin olan ilişkilerimize de iyi gelir, iki kültürün benzer bir basitlik noktasında kucaklaşabileceğine tanık olurduk. Her iki oyuncunun zenne sahnelerine de doyum olmazdı. Anneler ve oğullar konusunda olgun bir filmin Avusturalya sinemasından, üstelik bir korku filmi şeklinde çıkageleceği ise tahmin edilmeyebilirdi. Öte yandan son zamanlarda Avusturalya sinemasından çok başarılı örnekler gördük. ‘Mr. Babadook’ ya da gösterişsiz adıyla ‘Karabasan’ (Calinos’dan daha iyisini beklerdim) bunlardan biri. Film, klasik, ‘uğursuz evde tekbaşlarına kalmış anne-oğul’ formülünden hem formüle uygun hem de yeni birşey çıkarıyor. Hikaye ilerledikçe farkediyorsunuz ki, yorgun ve bıkkın bir çalışan anne ile annenin ilgisini - belki de fazlaca - çekmeye çalışan küçük bir oğlan çocuğunun güzel, dokunaklı hikayesi bu.

‘Mr. Babadook’, dünyada ayakları üzerinde durmaya çalışan, ilgi ve sevgiye muhtaç sayısız insan ve onların ilgi ve sevgisine muhtaç bir o kadar da başka insan olduğuna, bir çıkmazda buluşur görünen bu ihtiyaç yumağının bazen bir ‘hayal dünyası’na sığınmakla çözülebileceğine işaret ediyor. Korku sinemasının içe dokunan bazı örnekleri (‘Diğerleri’, ‘Altıncı His’ vb.) dünyadaki varoluşumuz karşısında kendimizi gayet insani biçimde eksik, zayıf ve korunmasız hissedişimizin hikayesidir. ‘Mr. Babadook’ da buna dokunup geçen küçük, zarif bir anne-oğul hikayesi. Bir kadın yönetmen tarafından yapılıp çatıldığını da hatırlatmadan edemeyeceğim.