Aşkın karşı konulabilir çağrısı

Kiarostami, 'bir zeka alıştırması olarak cilveleşme' filmi çekmiş

Bir ara Nuri Bilge’nin ‘İklimler’inin Batı’da algılanışına dair bir sunum yapmak üzere çıkan eleştiri yazılarını taramıştım. Dikkati çeken, filmdeki çiftin ilişkisinden bahsederken kimsenin ‘Türk’lüğe, ‘Doğulu’luğa ya da Türkiye’nin ‘yüzünü Batıya dönmesi’ne takılmamasıydı. Bu bir yenilikti. Kimse buna takılmadığı gibi, bazıları artık Batı ya da Avrupa sanat sinemasında pek az kimsenin ciddi ciddi kadın-erkek ilişkisi anlatabildildiğini, bunun ‘aşk filmi’ yönetmeni sayılma tehlikesini beraberinde getirdiğini, ‘İklimler’in bu yüzden taze olduğunu vurguluyorlardı. 

Uluslararası bir yönetmen olarak NBC Batı’da film yapma teklifleri almıştır mutlaka. Aynı ya da benzer bir filmi Batı’da yapsa nasıl birşey olurdu diye düşündüm o sıra. Kiarostami’nin ‘Aslı Gibidir’ini görünce böyle bir girişim ‘ne olursa iyi olmazdı’ya dair yaklaşık bir fikrim oldu. Biraz sera çiçeği, biraz yalancı Rohmer, İranlı yönetmenin en tuhaf filmi… 

Kiarostami’nin, anlatım dili olarak İran’da yaptığı filmlerde gözettiği deneyselliği epey azalttığı filmde erkek bir sanat tarihçisi ile onun ilgisini çekmeye yeminli bir kadın film boyu İtalyan taşrasında geziniyorlar. Taklit ve orijinal çerçevesinde bir tartışma (hatta belki oyun) da var ama olay esas olarak ‘tavlamaya karar vermiş’ biriyle ‘tavlanma konusunda kararsız’ biri arasında gelişiyor. ‘Bir zeka alıştırması olarak cilveleşme’nin sinemadaki büyük üstadı Eric Rohmer’in filmlerinde çiftler zeka yarıştırmada bazen ipin ucunu öyle kaçırırlar ki, karşılarındaki adam ya da kadını da elden kaçırırlar. 

Şimdi, İranlı bir yönetmen aynı alana girince ne yapmalı? İranlı olması önemli değil yönetmenin aslında. Kadın-erkek ilişkisini bu tatta ele almaya ne kadar yatkın olduğu önemli. Kiorestami’de bir Rohmer cevvalliği yok. O ironik, zihinsel ve oyun seven biri olmadı hiçbir zaman. Gelgelelim, belli ki filmindeki adamın entelektüel inceliklerini, kadının da dişi kuş halinin bazı anlarını seviyor. Batı sanatının kadim eserleri arasinda dolaşmak ‘bu ilişkiyi kurtarmaya’ yeter mi? Yetmiyor. Bu kaçan kovalanan hikayesinde kadının kültür-sanat ikinci derecede umrunda. 

Görülen her tabloda gezilen her kilisede verilen her molada, erkeği kadınla erkeğin ahenkli birlikteliğine çağırıyor ama beriki kolay lokma değil. Biliriz ki, peşinde koşulmanın böyle sinir bozucu bir tarafı vardır. Gene biliriz ki, hal bu olsa da, birisi tarafından arzulanmaya boyun eğmenin de tatlı bir tarafı vardır. Kiarostami’nin kültür adamıyla tensel kadının ‘maceraları’nda seyirci tatmin etmeyen kısmı tam da bu işte. Teşbihte hata olmaz, iki pehlivan hiç mi hiç ilerlemeyen bir güreşin içinde öylesine kilitlenip kalıyorlar. Ortalığı ne Rohmer’in entelektüel aurası sarıyor ne de Fransız parfümü (ya da bu durumda espresso) rayihası. 

Komedi olurdu bundan eskiden olsa; Sophia Loren şahane kalçalarının endamıyla sonuçta şişe dibi gözlüklü Marcello’yu yatağa atardı. Ama ‘Aslı Gibidir’in hiç öyle bir niyeti yok. Filmin sonunda tek yatağa yuvarlanan denemekten yorgun düşmüş Binoche oluyor. Seyircilere de bu enteresan sanat filmi, İtalyanın güzellikleri, Binoche’un kıyafetleri hakkında beş on dakika çene yarıştırmak düşüyor.