'Aziz İstanbul'a bakanlar ve bakamayanlar

Büyük nüktedan Zizek, Altyazı'daki eğlenceli söyleşisinde gene neşeli bir fok gibi atlıyor sıçrıyor, okurla zıtlaşıyor. Ölümsüz cümleleri var.

Büyük nüktedan Zizek, Altyazı'daki eğlenceli söyleşisinde gene neşeli bir fok gibi atlıyor sıçrıyor, okurla zıtlaşıyor. Ölümsüz cümleleri var. Bazı 'sanat filmleri' için: 'Filmin bittiğine o kadar seviniyorsunuz ki, hemen üzerine konuşmak istiyorsunuz.' Bir de 'Kabadayı'yı görseydi. Film bittiğinde o kadar perişan oluyorsunuz ki, ağzınızı bıçak açmıyor. Gene başta 'Muhsin Bey' olmak üzere 'Memento', 'Rezervuar Köpekleri' hatta 'Çılgınlar Kulübü'nden nemalanan bu eserde neye daha çok sinirlendim, bilemedim. 'Herşey Çok Güzel Olacak' ve 'İnşaat' yönetmeninin ve kendini tek boyuta hapseden Şener Şen'in sağlamcılığına mı? Fıkra gibi gençlere mi?
O berbat, klişe mahalleye mi? Filmde sinema yıldızını andıran tek şey olmasına rağmen İmirzalıoğlu'nun durmadan güneş gözlüğü çıkarıp-takmasına, 'küçük penis' sahnesindeki korkunç doğaçlamasına mı? Ama galiba en sinirlendirici olan 'Kabadayı'nın bir kere daha eski güzel günlere ve eski güzel İstanbulluluğa yolladığı bayat selamlar. Eskiden Mafya denmiyormuş o güzel insanlara. Mahallenin babası, abisi olan bu insanlar bu güzel şehirde her şeyin bozulması gibi kabadayılık müessesesinin bozulması karşısında da bedbahtlarmış vs., vs. Ben bu boğucu 'o eski güzel İstanbul' tahayyülünden çok sıkıldım. O necip İstanbulluğun gerçekte bir kurgu, şehrin pis, canlı ve harikulade bir şey olduğunu görmek için 'Kabadayı'yı boşverin, bu şehrin en büyük ressamlarından biri olan Cihat Burak'ın İstanbul Modern'deki retrospektif sergisine gidin.
Burak için İstanbul şehri (ve şehir) bir karmaşa, kargaşa, bir yığılma, bir üst üste, tepe tepeye binmedir. O, bunu doğal kabul eder ve en fantastiğinden en aleladesine kadar bütün resimlerinde, alayla ama sevgiyle, şehrin kaçınılmaz olarak böyle bir şey olduğunu bilerek ve severek bu durumu titizlikle resmeder. Şehrin ayaktakımı, şehrin kaymağını yiyenler, şehrin acayip hatta hayal ürünü mahlukatı, artistleri, şehrin hayalhanesine düşen ecnebi şeyler ve insanlar, çirkin saksılarında tozlu apartman bitkileri, sanatkârlar, kasaplar ve elbette kediler hep bir arada varolurlar. Onun resimleri özellikle bir şey olmaya çalışmazlar; güzel ya da alaycı olmaya, popüler kültürü yansıtmaya ya da politik olmaya. Ama aynı zamanda bunların hepsi de olurlar; onun resimleri, şehre böyle kapsayıcı bir gözle bakıldığında şehrin an be an bütün bunlardan oluştuğunu söylerler. Herhangi bir sebeple ressamı cezbeden bir görüntü de (içinde civcivler olan bir tabak tutan şempanze!) şehrin kollektif görüş menziline giren 'First Lady'miz' de ressam için eşdeğerdedir. O, şehrin binlerce yılını sanki bir arada, aynı anda tarar ve bu taramanın sonuçlarını bir değerlendirmeye, geleneksel bir 'perspektif'e tabi tutmadan, üst üste yığarak nasıl bir yükün altında (ya da üstünde) yaşadığımızı hatırlatır. Tıkanmış trafiğin arasına sıkışmış bikinili kızlar da, miğferleri kubbeleşmiş yeniçeriler de bir girdaba benzeyen bu manzarada 'asudeden pespayeye' doğru bir gidiş, çizgisel bir hareket olmadığını, olamayacağını hatırlatırlar. Onun için, resimlerinde yüzyıllar öncesiyle bugün eşdeğerdedir. Bazen de en gösterişli resimlerindeki o dağdağa diner, sıkıcı bir köşeciği, donuk bir manzarayı, yamuk bir iskeleyi, pek süslü bir vazoyu ilgiyle resmeder. Şehri hikâye ederken ormanı da ağaçları da aynı anda görme başarısını en çok gösteren ressamımızdır.
Havai fişek gösterilerinin görme özürlüleri derneğinin şarkıcıları ile, internet kafelerin floresan ışıklarının akordeon çalan Romen göçmen çocuklarının üç-beş parçalık repertuvarları ile bir arada varolduğu bir şehirde, hâlâ o şehirde yaşadığımızı, seviştiğimizi ve öldüğümüzü hatırlatır bize Cihat Burak. 'O eski güzel günler'le işi yoktur. Rahmetli yaşasa ve 'Kabadayı'nın pek Hollywoodvari afişinden esinlenecek olsa, muhtemelen afişteki zevatın başlarını aynen olduğu gibi ama daha kaba saba resmeder, altına bir-iki aslan, bir kedi, üç muhabbet kuşu, kenara bir politikacı şapkası, en alta da bir-iki iş makinesi ve hapiste ağlayan Paris Hilton sureti attırırdı. Tam da bu 'kompozisyon', İstanbul'un yitip giden kuşuna böceğine kabadayısına iskele babasına ticari gözyaşları döken eşhası pek güzel özetlerdi.