'Baba' bir seri katil

Mars Sinemaları'nın tuvaletlere astığı şahane film özetlerinden bir ilk cümle daha: 'Bay Brooks karısı ve kızıyla birlikte normal biridir.' Yani üçü birlikte -ancak- normal oluyorlar, herhalde.

Mars Sinemaları'nın tuvaletlere astığı şahane film özetlerinden bir ilk cümle daha: 'Bay Brooks karısı ve kızıyla birlikte normal biridir.' Yani üçü birlikte -ancak- normal oluyorlar, herhalde. Fakat, söz konusu film 'Mr. Brooks' olunca bu Türkçesi problemli özette bir haklılık payı yok değil. Son zamanların pekâlâ da ilgiye değer Amerikan filmlerinden biri olan 'Mr. Brooks'un kahramanı, gerçekten de karısı ve kızıyla birlikte, zar zor ayakta tutabiliyor Brooks ailesinin sergilediği normallik görüntüsünü. Earl Brooks (Kevin Costner) ruhunun cinai kısmı olan Marshall'la (William Hurt) birlikte, geceleri cinayet işlemeye çıkan, 'cinayet bağımlısı' zengin ve başarılı bir işadamı.
Kevin Costner'in donuk yakışıklılığının tekinsizliğe tercüme edilişi, arka koltukta oturan karanlık ruh William Hurt'ün beyaz suratında kara birer delik gibi duran gözlerin ürperticiliği bu filmi hemen cazip kılan şeyler. Bay Brooks'un cinai arzuları özel bir dönüşüm de gerektirmiyor; o ve cinai ikizi, James Stewart ve görünmez tavşanı Harvey gibi aynı mekânda aynı anda var olabiliyorlar. Ya da daha yakın tarihli, sevdiğiniz bir kahraman olan Tyler Durden ve Tyler Durden gibi. Hemen söyleyeyim; 'Yedi'nin seri cinayetlerinden de bir tat var bu filmde, 'Dövüş Kulübü'nün kişilik bölünmesinden de. Bu bakımdan o filmleri seven Fincher'cılar bu filme meyledebilirler. Yalnız, bir; bu film Demi Moore'un canlandırdığı (biraz yapıştırma) kadın dedektif karakteriyle, aslında, geleneksel bir polisiye olmak istemekte... İki; belki daha da önemlisi, Bay Brooks o filmlerin genç, 'pop' marazi ruhlarından değil... Kendisi orta yaşın ilerilerine doğru seyreden aile babası bir Amerikalı, dolayısıyla 'Mr. Brooks' daha çok 'babaların günahı' tarzı bir cinai arzu film, dolayısıyla söz konusu kişilik bölünmesi de, babadan görme, klasik bir Dr. Jekyll/Mr. Hyde hikâyesi. (Her ne kadar Hyde ve Jekyll Beyler, Tyler Durden hesabı hep birlikte gezseler de.) Nitekim filmin bir sahnesinde, iki 'kuşak' seri katil, Bay Brooks ve onunla cinayet işlemeye çıkan genç seri cinayet heveslisi aynı arabada buluştuklarında, Bay Brooks cinayet işlemenin kendisi için bir adrenalin pompalama vesilesi değil, yenemediği bir bağımlılık olduğunu ifade edecektir. ('Ah gençler, her şeyi eğlence sanırsınız,' gibisinden bir ifade de geçiyor diyeceğim Kevin Costner'in gözlük camlarının ardından ama emin değilim.)
Esas itibarıyla, Bay Brooks'un iyi kötü bir vicdanı, kendini çok kötü hissettiği anlarda sığındığı bir inancı, mırıldandığı bir duası, en azından kendi yaşıtı olan bir kötü ruh ikizi var. Bu, onu bir Dostoyevski karakteri yapar mı, orası tartışılır. Ama Bay Brooks son zamanların Amerikan Sapığımsı, 'yapısal şizofren' yuppie'lerinden çok, hayatında bir şeyler ters gitmiş daha eski kuşaktan bir karakter. Daha bir Beyaz Anglo Sakson Protestan, hani belki 68'de genç olmuş, ama sonradan kutu işine girip servet yapmış. Bu cinai arzu ruhuna ne zaman, ne vesileyle yerleşmiş onu kestirmek zor, film bir ipucu vermiyor, ama seri katillerin birer popüler kültür kahramanı olduğu zamanlardan önce olduğu kesin gibi... 'Mr. Brooks'un tam da bu cüretini sevdim sonuçta; seri katillerin pop-pop-pop olduğu şu günlerde seri katilini 'babalar'dan seçmesi... Bay Brooks'un Protestan suçlu vicdanı öyle yoğun ki, yönetmen Bruce A. Evans suçtu- günahtı diyerek daha soyut alanlara girse pekâlâ da nurtopu gibi bir Ingmar Bergman filmimiz olabilirmiş. Belki ileride kalkışır böyle bir işe. Muhtaç olduğu maraz sinemasal damarlarında var. Bizzat Fincher, 'Zodiac'da Antonioni'ye meylettiğine göre, neden olmasın? Seri suçlar ve ikiye bölünmüş ruhlar âleminde de postmodern devran dönüp modern'e bağlanıyor gibi görünüyor... Bakalım.