Babacığım uzay!

İnsan= Amerikalı; bu denklemi zaten biliyoruz da 'Yıldızlararası'nın buna kattığı yeni vahamet, ekolojiyi, dünyayı iyileştirme çabasını, temelde tarla sürüp ekmeyi unutup gözlerimizi maceracı yumurcaklar gibi uzaya dikmemizi önermesi.
Babacığım uzay!

Bu hafta birkaç ilginç film var. ‘Kirli Para’ eski usül, sağlam Amerikan polisiyesi. James Gandolfini’nin son filmi olmakla birlikte, film asıl Tom Hardy için görülmeli.

Bir adam hayatında her şeye ama her şeye katlanır da bıçak kemiğe dayandığında nasıl başka boyuta geçer, filmin son sahnesinde Tom Hardy’nin yüzünde bunun emsalsiz bir ifadesini görmek mümkün. ‘Kirli Para’, ağabey-kardeş rollerinin değiştiği bir tür ‘Rıhtımlar Üzerinde’ olarak seyredilebilir. ‘Deniz Seviyesi’, özenilmiş sinematografisi ve eğitimli Türk orta sınıflarının yazlık hallerini (bir kere daha) görmek için tavsiye olunur. Orada elbette görülecek pek fazla bir şey yok. Filmin tek ilginç yanı iki kadın yönetmenin bir değişiklik yapıp erkek oyuncularını ‘cinsel obje’ haline getirmeleri; yıllardır erkek yönetmenlerin kadın oyunculara aynı şeyi yaptıkları düşünülürse eğlenceli…

Kariyerinin başından beri kaybeden kardeş, başı öne eğik oğul, söz dinleyen ama içten içe öfkeli delikanlı rollerini tekrarlayan Ahmet Rıfat Şungar için de değişiklik olmuş. Christopher Nolan’ın distopyası ‘Yıldızlararası’ ise ‘sefil’den ‘şahane’ye doğru hızla yükselip alçalan dalgalar çizerek ilerleyen bir, ne derler, mega epik. ‘Şahane’ kısmı gene tasarımcıların ve şu ya da bu biçimde filmin sanat yönetiminden sorumlu kimselerin başarısı. Böyle bir dev dalga, ‘2001’in Hal’inden beri böyle alaycı bir kompüter (gene de Hal’in eline su dökemez, başka) görmemişinizdir.

Uzaydaki solucan denen şeyi de bu filmde ilk kez anladığımı itiraf edeyim. Matthew Mac Conaughey’nin üçüncü boyutu aşıp dördüncüye, beşinciye vardığı Borgesvari sahnede ise basbayağı diliniz tutulabilir. (Mamafih, su bulmak ümidiyle inilen gezegenlerden ikincisi, bir kaç sene öncesinin Fransız dondurma reklamındaki ev kadının kapağını açıp da dondurma kutusunu aldığı ‘karlar alemi’ buzdolabına fazlaca benziyor.)

Filmdeki asıl problem Matthew Mc Conaughey ve temsil ettikleri; ‘Gravity’deki George Clooney kadar çenesi düşük olmasa da Mc Conaughey’in kendine güven ile saldırganlığı, kız evlat sevgisi ile uzay sevdasını gürültücü bir biçimde cisminde topladığı Amerikalısından dünyanın başında da sonunda da, muhtemel yeni dünyalar arifesinde de kimseye hayır gelmez gibi görünüyor.

Yeni dünyalar keşfedilip de ekinler gene pırıl pırıl parladığında, kendimizi hayatta kalmanın bir kere daha beysbol oynamakla özdeş olduğu bir mini Amerika’da bulduğumuzda, filmin ‘insan türünün hayatta kalması’ tasavvurundan hafifçe tiksiniyoruz. İnsan= Amerikalı; bu denklemi zaten biliyoruz da ‘Yıldızlararası’nın buna kattığı yeni vahamet, ekolojiyi, dünyayı iyileştirme çabasını, temelde tarla sürüp ekmeyi unutup gözlerimizi maceracı yumurcaklar gibi uzaya dikmemizi önermesi. Bu filmdeki ‘Abi, dünya bitti!’ yargısında, ’Çiftçi olma, astronot ol!’ çağrısında tekno-nerd’leri cezbedip oradan inatçı oğlan çocuklarına, oradan ağaç kesen, tarla yakan, nükleer enerjiyi savunanlara doğru uzanan ince, sinsi bir yol var. ‘Yıldızlararası’ dünyayla ilgili tanıdık, içimize dokunan yılgınlıklarımızı macera filmine, kovboy filmine, ailenin ne olursa olsun bir arada kalması fikrine doğru evirir-çevirirken söylediği her şeyle hemfikir olmayacaksınız.

Giderek daha çok hem de. Sonunda belki de hiç. Buna, arasıra ilginçleşmekle birlikte durmadan işitme duyumuza saldıran McConaugheyvari film müziğini de eklemeli. Christopher Nolan’a ne oldu böyle? Kendisinden çok şey beklediğimden değil. ’Following’ adlı ilk siyah beyaz filmini hala zevkle hatırlarım da ondan. Fırsatını bulunca Hollywood’a kayıtsız şartsız eklemlenmenin böyle ‘dev’ sonuçları oluyor demek ki. Hele hele giderek daha çok ‘son ideolojik cephe’ olduğu ortaya çıkan bilimkurgu sinemasının bunca sorgusuz sualsiz emrine girmenin…