Barokkkk...!

'The Aviator'dan sonra ne Scorsese ne de Di Caprio'dan ilginç bir film bekliyordum. Birlikte en iyi filmleri 'Köstebek'ti ve bitmiş bir evliliği sürdürüyor gibiydiler.

'Oscar yarışı’ denen şeyde kolayca gözden kaçabilecek nefis bir film; Martin Scorsese’nin son yıllardaki en iyi filmi ‘The Wolf of Wall Street/Para Avcısı’… Bilmediğimiz âlemler; büyük ve dayanıklı Amerikan yönetmeni olmanın da kaderini onunla birleştiren ünlü yıldız olmanın da şartlarından biri, sağlam proje geliştirinceye kadar üç beş kötü film yapmak herhalde…

‘The Aviator’dan sonra ne Scorsese ne de Di Caprio’dan ilginç bir film bekliyordum. Birlikte en iyi filmleri ‘The Departed/Köstebek’ti ve bitmiş bir evliliği sürdürüyor gibiydiler. Oysa ‘Para Avcısı’ aradan geçen zamanda Scorsese’nin de Di Caprio’nun da enerjilerini şarj ettiklerini, nikâh tazelediklerini kanıtlıyor. ‘Para Avcısı’, konu itibariyle borsa üzerine olmakla birlikte, aslında abartı, aşırılık ve sonuçta delilik üzerine. Scorsese, deliliğin sadece enerjisini değil, depresif yanını da bilen bir yönetmendir. Amerikan sinemasının en başarılı manik-depresif karakterleri onunkilerdir; ‘Taksi Şoförü’nden ‘Komedi Kralı’na kadar en iyi filmlerinde, kişiler gerçekliğin şaftının iyice kaydığı bir ortamda deliliğin tutunulacak tek dal olduğunu kabullenmek zorunda kalırlar.

‘Para Avcısı’nda belki de en az önemli olan şey para. Çok daha önemli olan, ikna; sadece müşterileri ikna değil, aşırılığa, sayılara, kendini, çevresini, dolayısıyla kişinin fiziksel varlığını çevreleyen gerçekliğimsi zarı tüketmeye dayalı varoluşun iyi bir şey (hatta tek şey) olduğuna dair ‘kendi kendini ikna’. Yönetmen Scorsese de bu deliliğe son derece ikna olmuş görünen Di Caprio da satıştan satışa, orjiden orjiye, kokainden kokaine zıplarken gerçekten parlıyorlar. ‘Para Avcısı’ gerçek Amerikan Barok’u; Barok zaten tarihsel olarak da büyük servetlerin, aşırılığın, misli görülmemiş abartının ama alttan alta bütün bunların fani olduğuna duyulan karamsar inancın hercümerci değil de ne? Avrupa sineması Barok’u, üslup olarak da ‘ruh’ olarak da yaklaşık Federico Fellini’den beri unutmuş görünüyor, çok çok Pedro Almodovar ‘camp’iyle idare ediyordu.

Barok’un da Fellini’nin de memleketi olan İtalya’dan bir geri dönüş çabası; Paolo Sorrentino’nun ‘La Grande Belezza/ Büyük Güzellik’i… Mamafih, Sorrentino’nun filmi hiç Fellini görmemiş bünyeler için ikna edici olsa da Roma’nın bütün Barok heykelleri ve çeşmeleri bir araya da gelseler ‘eski kıtanın’ Barok gazının çoktan uçmuş olduğunu, ortada gerçek manik enerji değil, sadece afra tafra kaldığını düşündürüyor. Film, ‘ihtiyarlık’ üzerine zaten; ‘50 yıl sonra’ ibaresiyle açılabilecek bir çeşit ‘La Dolce Vita/ Tatlı Hayat’
versiyonu hatta. Korkulan olmuş, Mastroianni’nin o filmdeki yönsüz ve yakışıklı enerjisi yerini sinisizm, orta yaş ötesi krizi, botoks orjileri, eski dilberlerin striptiz kraliçesi olmaktaki ısrarı, gazeteci- kanaat önderi- yazar kırması bir eski çapkının trajedisine bırakmış. ‘La Grande Belleza’, Boğaz’da köşkünüz varmış da bahçesine ‘küpid’ heykelleri koyarsanız barok olurmuşsunuz nevinden nafile bir şey.

Boğaz deyince; aslında, denebilir ki, şu anda barokun asıl memleketi, ruh iklimi, gerçek sahnesi Dubai’den İstanbul’a uzanan bir ‘İslam para medeniyeti’ … Baudrillardcı fantezilerin evc-i balası gibi görünen Dubai’ye akın akın giden galericilerden, Ortadoğulu koleksiyoncuların İstanbul’da verdikleri 1001 Gece Masalı partilerine, ayakkabı kutularında saklanan deste deste dolarlardan hukukun fütursuzca yok sayılışına kadar bu coğrafyada barok için gereken bütün şartlar var. Fakat bir reformasyonla karşı-reformasyonun aynı anda yaşanır gibi göründüğü bu post-teknolojik, bir yanıyla dijital bir yanıyla dijital-sansürcü zamanın Barok’u da kendine özgü olmak gerek. Daha doğrusu onu yaratmak lazım. Allah’tan ümit kesilmez. Hatta düşündüm de, Türk Barok’u da bekleyebilir; ben şarkın afakını sarmış Kafkaesk duvarda minik minik delikler açacaklara da fitim.