Başka sinemalar...

Doug Aitken'in MoMA'nın dış duvarlarında sergilenen 'Uyurgezerler' adlı video yerleştirme işini seyretmek üzere sadece 20-30 kişi kafalarını kaldırıp yukarıya bakmışlar -üstelik açılış gününde...

Doug Aitken'in MoMA'nın dış duvarlarında sergilenen 'Uyurgezerler' adlı video yerleştirme işini seyretmek üzere sadece 20-30 kişi kafalarını kaldırıp yukarıya bakmışlar -üstelik açılış gününde... New York gibi bir şehirde, durmadan akan reklam panolarına alışkanlık kazanmış New Yorklular için alışılmış bir format sayılabilir duvara yansıtılan film. Oysa 'Uyurgezerler' tam da büyük şehir sakinine, İsmet Özel'in tabiriyle 'kara şemsiyeliler'e kendi hayatlarından birer kesit göstermek amacında; bir postacı, bir işadamı, bir kurye, bir elektrikçi ve bir büro çalışanının gün doğuşundan başlayarak birer uyurgezer gibi şehrin ritmine kapılışlarını ve bir noktada bu akışın içindeki bir 'vecd' anında akışın dışına savruluşlarını anlatıyor.
Kurye bir kovayla davul çalmaya karar veriyor, elektrikçi bir kablodan kement yapıyor, işadamı bir taksinin tepesine çikip dans ediyor. Bu tarz işlere daima destek vermiş 'olağan şüpheliler', Tilda Swinton ve Donald Sutherland gibi isimler projenin filmlerinde rol alıyorlar. "Sinema bir çikmaza girdi" diyormuş Aitken, "Daha çok seks, daha çok şiddet, bütün bunlar da sinema salonunun işbirlikçi karanlığında oluyor. Ben seyircinin şehirle ilişkisini salondan dışarı çıkarıp kentsel alanın karanlığıyla birleştirmeyi deniyorum."
Filmler akşamüzeri 5'ten akşam 10'a kadar dönüyorlar. Aitken, projesinin özellikle 'içeriği, fikirleri' vurguladığını söylese de, uydu teknolojisi ve HD dijital teknolojisi olmaksızın bu çesit bir gösterinin mümkün olamayacağına dikkat çekiyor sergi üzerine fikir serdedenler.
Filmlerde oynayanların hayatları hiçbir anda kesişmese de, 60'ar fitlik ayrı ayrı 'yansıtma alanları'nda olup bitenler bir süre sonra seyircinin seçiçi gözü tarafından kurgulanıyor, böylece sanatçının mesaji yerine ulaşıyormuş. Ayrıca bu yansıtma alanları müzenin mimarisinin yüzeyi olduğu için mimari ayrıntılar da (çıkıntılar, cam yüzey, birleşme yerleri vb.)
filmin etkisine katkıda bulunuyorlarmış.
Çok daha 'entim' bir sinemacı, sinema salonunun karanlığı ve onun tekinsiz imalarıyla her zaman haşır neşir olmuş David Lynch de 'bildiğimiz anlamda sinema'nın sona erdiği görüşünde. Sinema endüstrisinin harala gürelesinden, kontratlardan falan çok sıkılan Lynch, dijitalin 'başka kimseyi gerektirmemesini' çok hayırlı bir özgürlük olarak değerlendiriyor. Son ve denilene göre şimdiye kadarki en tuhaf filmi 'Inland Empire' da bunun tadını çıkarmış. Dijital görüntüye özellikle hayran Lynch, "Sessiz sinema döneminin ilk 35 mm. filmlerini andıran müthiş bir güzelliği var bu görüntülerin. Karanlık, tam tanımlanmamış, belirsiz alanları var, biraz Polaroid gibi" diyor. "Bu karanlığın içinde her an garip şeylerle ilişki kurmak mümkün olabilir."
Lynch'in hayalindeki projelerden biri Kafka'nın 'Dönüşüm'ünü filme çekmek.
Öyküye bayılıyormuş, uzun, detaylı bir senaryo da yazmış, bekliyormuş. "Karakterin böceğe dönüşmesinin öncesindeki bütün bir günü en ince ayrıntısıyla anlatıyorum" diyor. Hayal etmesi bile büyük bir zevk.
HD teknolojisinden yararlanan biri de Nuri Bilge Ceylan. 'İklimler' geçtiğimiz hafta Ceylan'ı çok seven Paris'te sekiz önemli salonda birden gösterime girdi ve olağanüstü eleştiriler aldı. Yanı sıra bir Ceylan retrospektifi de düzenleniyor: 'N.B. Ceylan ya da Endişeli Sessizlikler'. Ceylan ile ilgili önemli bir şey var. Onu Ozu, Bergman ya da Tarkovski ile karşılaştırmanın ötesinde 'geldiği memleketle' ve onun sinema ötesi meseleleriyle açıklanılmaya çalışılmayan belki de ilk Türk filmi 'İklimler'. Türk sinemasının başka seyirciler nezdinde 'sadece film' olarak algılanmasının HD teknolojisi günlerine denk düşmesinde ironik bir yan da olsa, geç olsun güç olmasın.