Bayramda Selanik!

Gittiğim festivallerin en sevimlilerinden Selanik'in yıldızı Sokurov'un Altın Aslan ödüllü 'Faust'u

Anladım ki, bayramda çoluk çocuk Antalya ya da benzeri bir yere gitmek istemiyorsanız, Selanik gidilecek en yakın yer. Çocukları özellikle cezbedecek bir tarafı olmamakla birlikte (ya da bu yüzden) ailece hafifçe sıkılarak ama fazla atraksiyondan da yorulmadan sahil şeridinde gezinebileceğiniz bu güzel şehir aslında her yerinde Osmanlı’dan izler taşıyor. Sahil şeridi biraz İzmir’se, içerler Bursa; Osmanlıların İstanbul rüyasına kapılmadan önceki daha mütevazı, bugünün AB ruhuna da uygun şehir tasavvurunu yapılarda görmek mümkün.
Selanikli yeniçerilerin topluca ortadan kaldırıldığı Beyaz Kale çoluk çocuk ziyaret ediliyor mu diye baktım, fakat bayram tatilcileriyle çocuklarından kimseyi göremedim. Henüz ‘300’ gibi bir filmimiz ve bilgisayar marifetiyle azmanlaştırılmış yeniçerilerimiz olmadığı için belki normal.
* * *
Şimdiye kadar gittiğim film festivallerinin en sevimlilerinden ve en iyi organize edilmişlerinden biri olan, bu yıl 52’ncisi yapılan Selanik Film Festivali’nde yeniçeriler yerine Erden Kıral var. Kıral bir retrospektifle onurlandırılıyor. Kıral basın toplantısında Türk sineması dönemselleştirmelerimizin en geyiklerinden seks filmleri furyasının Türkan Şoray Kanunları yüzünden ortaya çıktığını söyleyerek genellikle darbeyle açıklanan ‘tarihi olgu’ya ilginç bir yorum getirdi.
Gerçi, biz hâlâ ilgili de olsak, festival filmleri sekse doymuş görünüyorlar. Selanik’te genellikle Orta Avrupa’nın tartışmalı yakın tarihi, Avrupalı kadınların hayatlarına soktukları erkeklerle ilgili artan kuşkuları, işsizlik, paranın adaletsiz biçimde el değiştirmesi, hâlâ mucizelere inanılıp inanılamayacağı sorunu dolayısıyla dinin geri dönüşü, çocuklara karşı işlenen suçlar gibi meseleler kafaları kurcalıyor.
Uluslararası tanınırlık açısından bir nevi Nuri Bilgeleri olduğu için Haneke’yi örnek alan ve korkunç bir Avusturya resmi çizmekte onunla aşık atmaya çalışan Avusturyalılar ayrı bir konu başlığı. Yunanlılar, erkek hayallerine dayalı acı tatlı sosyal komedilerde bizden geri kalmayan bir enerji sergiliyorlar; ‘Gişe Memuru’nun çok benzeri bir Yunan filmi görünce şaşırmadım.
Festivalin yıldız filmi ise tabii Sokurov’un Venedik’te büyük ödülü alan ‘Faust’u. Uzun yıllar süren Tarkovski perhizimiz dolayısıyla pek tadına varamadığımız Sokurov, Slav kederinin koyakları yerine Rusya’nın da bihaber olmadığı bir Avrupa ruhundan bahsediyor. Resim ve müzikle yakından ilgilenen yönetmenin ilk filmlerinden ‘Ana ve Oğul’, Nick Cave’in de favori filmlerindendi. Sokurov’un büyük projesiyse Hitler, Lenin ve Hirohito üzerine yaptığı üçlemeydi. Çesitli biçimlerde gücü manipüle etmeyi denemiş üç liderin son günlerini, ‘alacakaranlık’larını ele alan bu filmler estetikleri ve aşırılıklarıyla modernist sinemanın son örnekleri ya da sinemasal modernizme (Straub’un ‘Bach’ filmi, Syberberg’in ve Visconti’nin ‘Ludwig’leri vb.) geri dönüş gibidir.
Sokurov bu filmleri Goethe’nin ‘Faust’undan yaptığı serbest uyarlamayla noktalıyor. Gücün ve bilginin manipüle edilişi meselesi bu kez Avrupa edebiyatının belki de en ünlü ‘aydınlanmacı’ kahramanı Dr. Faustus üzerinden anlatılıyor. ‘Faust’ hem görsel olarak inceden inceye tasarlanmış bir göz ziyafeti, hem de konusuna yakışır biçimde Wagner operası havalı bir deli doktor filmi. Faust’un şeytanla yaptığı anlaşmaya gelince; hristiyanlığın iyi ve kötü kavramlarıyla bul karayı al parayı oynayan bildiğimiz Faust, Sokurov için geçmişte kalmış. Onun Faust’unun yanında Şeytan, kuyruğu bacaklarının arasına kısmış bir teke gibi kalıyor. Sokurov’un Faust’u insan hırslarının korkunç bir timsali ve açgözlülüğüyle 21. yüzyılın da sonunu hazırlayacak olan ondan başkası değil sanki. Bu çok yeni Faust yorumunun bizim buralara da uğrayacağı ve yarı mistik Tarkovski pastoralinden uyuşmuş dimağları şöyle bir silkeleyeceği umulur!