Benimle oynamaz mısın?

Channing Tatum ve Mark Ruffalo, sosyal gerçekçi bir 'Rocky' den, çekilmemiş bir Elia Kazan filminden çıkagelmiş gibiler; ama 'Foxcatcher Takımı'nın güzel tarafı hiç kimsenin birşeyin fotokopisi olmaması ve bu üç adam arasındaki ilişkiyi durmadan değişen bambaşka açılardan görmemiz.
Benimle oynamaz mısın?

Steve Carell, Channing Tatum, ayrıca Vanessa Redgrave, minik bir rolde Siena Williams ve Mark Ruffalo ne tür bir kara komedide bir araya gelebilirler, bu kadar karıştırmak da biraz zevksizlik olmaz mı, diye sorabilirsiniz. Cevabı yarın başlayacak ‘Foxcatcher Takımı’nda; bu nefis film hem kara hem yer yer komedi hem karanlık hem de bir bakıma hiç komik değil.

Bennett Miller’in geçen senenin Cannes Film Festivalinde ‘En İyi Yönetmen Ödülü’ aldığını ve bunu tamamen hak ettiğini söylemek lazım.

Üslup ‘yavaşlatılmış Sundance’ diyebileceğim o kendi kendinin farkında, sanat sineması tarzı, biraz Andrew Dominik’in ‘Jesse James…’ini andırıyor. Hiçbir sahneye bir kaç saniye, tedirgince beklemeden giremiyoruz. Oyuncuların tepki verme süreleri bir spor filmi için oldukça uzun sayılır. Ama yakışmış filme. Zaten ‘Foxcatcher Takımı’ bir spor filmi de sayılmaz tabii. Hiç bir zaman özel bir sempati beslemediğim Steve Carell’in, ‘Dr. Strangelove’ ya da ‘Being There’deki Peter Sellers’den bu yana sinemadaki en uğursuz komedyenliklerden birine soyunduğu ve bunun altından büyük başarıyla kalktığı bir film diye tarif etmeliyim bu filmi herşeyden önce.

Carell’in canlandırdığı Yurttaş Kane ile Howard Hughes arası garip milyoner rolünü tarif etmek gerçekten zor. Psikopat demek mümkün, ‘ana kuzusu’ demek mümkün (anne Vanessa Redgrave olmak şartıyla!), ‘Amerikan sağı’nın bir tarifi demek mümkün… Ama Carell bütün bunları ve bir takma burunu alıp karıştırıyor ve Henry du Pont rolünden hakikaten ‘Gotik’ bir şey çıkarıyor. Bu egzantrik milyonerin kuklaları rolünde güreşçi Channing Tatum ve Mark Ruffalo, sosyal gerçekçi bir ‘Rocky’ den, çekilmemiş bir Elia Kazan filminden çıkagelmiş gibiler; ama ‘Foxcatcher Takımı’nın güzel tarafı hiç kimsenin birşeyin fotokopisi olmaması ve bu üç adam arasındaki ilişkiyi durmadan değişen bambaşka açılardan görmemiz. Her istediğini alma iktidarı içinde şahane ve zavallı du Pont, çocukluklarından beri sahipsiz ve babasız büyümüş güreşçi kardeşlere aslında, dolaylı olarak kendi aralarındaki birşeyi açığa çıkarma fırsatı mı veriyor?

Ne de olsa Tatum’un canlandırdığı biraz durgun, uyumsuz, agresif Mark Schultz’la, Ruffalo’nun canlandırdığı evli barklı, uyum sağlamış, hiperaktif David Schultz arasında, du Pont’un açığa çıkardığı, ama du Pont’u da aşan ‘maziden gelen’ bir mesele var. Maziden gelen mesele basit aslında; ünlü Blues şarkısında dile getirilen ‘ağır değil, çünkü kardeşim’ fikri acaba doğru mu? Kardeşimizin ağırlığını nereye kadar taşıyabiliriz? Kol kanat germek insan tabiatını hangi noktaya kadar, hangi noktada zorlar? Ateşle oynamak, egzantrik milyonerler ve Amerikan sağı sözkonusu olduğunda nereye kadar yapılabilir birşey? Amerikan aristokrasisi ya da bir taklidi var mıdır ve çoğu sosyal kimliğin itici gücü gibi o da anne sevgisinin (memenin) esirgenmesi üzerine mi kuruludur?

Bir şeye ‘sahip olmak’ nereye kadar ‘meme’nin ikamesidir? Memeden kesilen yerde en aşırı örnekte zavallı du Pont gibi olunursa, memenin yerine birbirlerini koyan fukara Schultz’lar nereye kadar dayanabilirler? Du Pont - Schultz ve Schultz vakası kurnaz, vahşi ve taşları hareket ettirenin belki de hiç ummadığımız bir el olduğu bir oyun. ‘Foxcatcher Takımı’ güreş meraklılarını da sarabilir, sarar herhalde. Ama daha çok ‘kardeşlikler’ hattında ilerleyen bu güçlü filmi başka sevecekler de kesinlikle çıkacaktır. Senenin en iyi filmlerinden biri.