Bir de buradan bakınca...

Türk sinemasında bu yıl da 'özgün' addedilecek film yok gibi bir şey. Yine de üzerine konuşulmaya değer filmler yok değil. 2013'te Türk sinemasına bir bakış...

Her sene bunu düşünmek zorunda kalıyor insan ister istemez. Türk sinemasında tamamen kendi anlatım özellikleri, buluşları, üslubu vs. olan, dolayısıyla o sihirli kelimeyle ‘özgün’ addedilecek film yok gibi bir şey.

Kuşaklardır sinemacılar herkes gibi genellikle Batı’dan gelen örneklere bakıyorlar, Doğu’ya bakanlarsa İran sanat sineması gibi rafine örneklerden esinlenmek yerine hamasi birtakım dini biyografiler ya da din sosuna bürünmüş Uzakdoğu korku filmi türevleri çekmeye devam ediyorlar. Onlardan geri kalır tarafı olmayan ulusal konulu sinema da benzer yolda; Atatürk filmleri furyası bitti ise birtakım Kurtuluş Savaşı güzellemelerine vb. devam! Bu sene de öyle oldu gibi.

Senenin en iyi filmi
Senenin en iyi filmi ‘Yozgat Blues’un temposu, külyutmazlığı ve insan ilişkilerine bakışındaki serinkanlılıkla Jim Jarmusch’u hatırlatmadığını söyleyemeyeceğim. Ama, ‘Yozgat Blues’un gönlünden geçen ‘Jarmuschien’ bir taşra ise bile, film taşrayı şu ya da bu biçimde romantize etmeden, belli bir yeni Türkiye resmi içinden bakarak çiziliyordu. İstanbul’a endekslemeden, her yanı saran birörnekleşmeden nasibini alsa da Yozgat diye bir yerin (şehrin) varlığının önkabulüyle. Yılın bence diğer iki önemli filmi ‘Benim Çocuğum’ ve ‘Gözümün Nuru’ ise görünürde ayrı başlangıç noktalarından yola çıksalar da sinemamızda şimdiye kadar görülmemiş bir serinkanlılık ve dikkatle (ve çocuklar dolayısıyla) kentli ortasınıflara bakıyorlardı: “Başımıza beklenmedik bir şey geldiğinde ne yapacağız?”

Beklenmediklik ortasınıflar için katlanılmaz şeydir. Dolayısıyla, çocuğunuzun gay olması ya da hatta kör olması ihtimaliyle hesaplaşmak basbayağı kafayı ‘reset’lemeyi gerektirir. Buna cesaret edenlerin profilleri bence büyük ölçüde Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesine itiraz edenlerle örtüşüyordu. Bu bakımdan her iki film de kendini yeniden tarif etmeye istekli, hevesli (ve hatta bu konuda mizah duygusu geliştirebilen) yeni, bilinçli, kentli bir ortasınıftan bahsediyordu.

Senenin konusu buydu denebilir, ortasınıflar. Nitekim, senenin belki dördüncü gerçekten iyi filmi ‘Kusursuzlar’ tam da ‘onlardan’ bahsederken bunu bir de kız kardeşler gerilimi üzerinden yapıyordu. Ama bu gerilimi ve onun zalim kara komedisini sofistike Fransız filmlerinden, psikolojik İsveç filmlerinden tanıdığımızı da bize tam unutturamıyordu. (Aynı soydan bir film olan ‘Hayat Boyu’ ise buna çalışmıyordu bile.)

Ortasınıfların sinemada daha çok yansır olması bazı iğreti örnekleri daha iğreti yaptığıyla kalıyordu. ‘Bu İşte Bir Yalnızlık Var’ın mutlak yapaylığına oranla ‘Tamam mıyız?’ın yarasında bir sahicilik vardı ama onda da cesaret eksikti. Sonunda sorunları çözmekte zaten mafyaya basvurmaktan da çekinilmiyordu. (Eski usul ‘bir tanıdık bulalım’cılık ki bunun en âlâ anlatımını bir Türk filminde değil, ‘Çocuk Pozu’ adlı Romen filminde bulacaksınız. Benzer ülkeler, benzer ortasınıflar ama tabii farklı sinemalar.) Memleket filmleri denebilecek bir janr bu sene sönükçeydi. Doğu ve Güneydoğu’ya Ege’nin, Karadeniz’in, Orta Anadolu’nun da katıldığını görebiliyorduk da ‘Tepenin Ardı’ gibi bir şey yerine, bazıları gerçekten güldürse de formül komediler vardı: ‘Hükümet Kadın 1-2’, ‘Düğün Dernek’, ‘Tepenin Uşakları’ vb. William Saroyan’ın izini süren ‘Saroyanland’ ise pembe Amerikan arabasına ve dönemciliğe fazla bel bağlamasa, ‘şimdiye ve buraya’ daha çok baksa belki bu alandaki ciddiye alınabilir bir örnek olabilirdi.

Tabii ki erkekler diye bir altbaşlık atmadan olmuyor Türkiye sinemasında; ‘Celal ile Ceren’ groteskliğinden ‘Su ve Ateş’ Gotikliğine, ‘Aziz Ayşe’ ayrıksılığından ‘Benim Dünyam’ psikopatolojisine , ‘Karnaval’ çocuksuluğundan ‘Kelebeğin Rüyası’ nostaljistliğine kadar erkekler gene sereserpe yayılmışlardı sinemaya. Bütün bu filmlerin arz-ı endam edişine paralel olarak ‘fonda’ cereyan eden (ve vahameti giderek artan) kadın cinayetlerinin hikâyesini ise acaba kim, ne zaman çekecek? Çekebilecek mi?