Bir gün, mutlaka...

Çağan Irmak filmleri iyi aile çocuğu kâbuslarının bir bardak ılık sütle geçiştirildiği bir âlemdir. Acıklıdır, söylenemeyenler dev bir çığlık haline geldiği için.

Birisi size durmadan bir konuyu açmak istiyor ama açamıyor da durmadan konunun etrafında dönüyorsa ne yapmalı? Kitapları okumamalı, filmleri seyretmemeli, diyeceksiniz. Çağan Irmak filmlerini seyretmemeyi çok denedim, olmuyor.

Filmlerin sunduğu yarısı çöpe gitmiş hikâyelerin, ortalama bir şarkı sözü hissiyatı-reklam filmi dekoru vaat eden dünyaların cazibesinden değil. (Onlar olsa olsa filmlere kolay giriş sağlıyor.) Daha çok, hâlâ en iyi Çağan Irmak filmi olan ‘Mustafa Hakkında Herşey’deki karakterin “Neden bunlar hep benim başıma geliyor!” çığlığıyla dile getirdiği ‘şey’den ötürü. İster bir kadına bağlanamayan metroseksüelin, ister babalarını (ve büyükbabalarını) sevsinler mi sevmesinler mi, hâlâ karar veremeyen oğulların acıları, ister başka acılar; Çağan Irmak sinemasını baştan aşağı dolduran şey, sessiz bir çığlık. Ki, insan bir süre sonra bunun seyirci tarafındaki karşılığını gerçekten merak ediyor. Çığlığı atan kadar, uzayda onu duyan birileri de olmalı.

Mamafih galiba bu bir tür ‘sessiz sinema’; parmağını dudağına götürmüş ‘sus’ işaret yapan birilerinin karşısında filmi yapanın sadece dudak kıpırdatarak konuşabildiği bir âlem. Başka bir deyişle, bu ‘dudak okuma sineması’nın nirengi noktası, filmleri yapanın ‘tam da diyememesi’ne seyircinin verdiği ‘tam’ onay; ‘söyleme!’ Bu (duygu) suç ortaklığı, toplumu alttan alta idare eden dinamiklerden biri; ben Çağan Irmak sinemasının bütününden, sonuçta, en çok da bunu anlıyorum. Ve filmleri seyrederken tam da bundan yoruluyorum. (Belki bunun sapkın cazibesine de karşı koyamıyorumdur, o da mümkün.)

Halisane niyetlerle anlamlandırmaya gelince; tam da bu pasif-agresif örtük niyetler dünyası, bir Çağan Irmak filmini özetlemeye çalışmayı dahi filme yapılmış bir eziyet kılığına sokuyor . Çağan Irmak filmleri karşısında yargıç da olsanız, esirgeyen de olsanız, tutunacak dal yok. Ya kahramanımızı ‘her şeyi tozpembe gördüğü için’ filmin başında bırakıp giden eski sevgili gibi hoyratlaşacak ya sonsuz iyi niyetli kız arkadaş gibi solup dekora karışacaksınız. Dolayısıyla, ‘Tamam mıyız?’ı, en iyi ihtimalle, mecazi kolu kanadı kırıklığının devasını gerçekten kolu kanadı kırık bir ‘kardeş’ sevmekte bulan ama bu kardeşle ne yapacağını da bilemeyen, ona kitap mı okusun, ağzına yastık bastırıp boğsun mu karar veremeyen bir iyi aile çocuğunun ıstırapları olarak seyretmek mümkün. Ama neden bu iki erkek birbirlerini rüyalarından seslenerek çağırsınlar demeyin mesela. Öyle işte; kâbus, imaları ne kadar yoğun olursa olsun, Çağan Irmak filmlerinde ucuna kör tıpa takılmış bir musluk çünkü. Öte yandan, ‘sosyal gerçekçilik’ babında, Galata boheminden varoşlara inmeye çalışan iyi aile çocuğunun aslında hiçbir yerden hiçbir yere inmediğini, korkunç gecekondu babalarıyla torbacılarına verilecek cezanın kiralık zorbalarla gözdağı, fedakâr ve ezik gecekondu annelerine verilecek ödülün hizmetçilik (pardon, ‘yardımcı’lık) olduğu bir Kemalettin Tuğcu dünyasından ileri gitmediğimizi de söyleyelim.

Çağan Irmak filmleri iyi aile çocuğu kâbuslarının bir bardak ılık sütle geçiştirildiği bir âlemdir. Derinden derine acıklıdır, söylenemeyenler dev bir çığlık haline geldiği için. Aynı zamanda caziptir, bizi durmadan acılar röntgenlemeye çağırdığı için. Ama son kertede de tahammül ötesidir, durmadan çözümsüz bir acılar yumağına gözümüzü dikip bakmaktan röntgencilik bile çıkmayacağı için. Ya da Sezen Aksu paradokslarından birine müracaat edecek olursak: ‘Bak yüreğime bak/ Ateşimi gör, içimi hisset/ Haydi hazırım;/ Yeter ki Onursuz olmasın Aşk.’ Çağan Irmak’ın, nihayet ‘hazır’ olduğu bir ara, tercihan Onur adlı bir karakter üzerine, layıkıyla rezilane, insani, sahici, ‘onursuz’ bir aşk filmi yapmasını gene de bekliyorum.