Bir kedisi bile olmayangiller

Londralı Tom ve Gerri çiftine konuk olmak, Mary kadar ümitsiz durumda bile olsanız, gerçekten zor.

Sidney Greenspan’in ilk sinema filmi ‘Tuzak’daki Adrien Brody gibi uçurum dibinde, enkaz haline gelmiş bir arabada olmayı mı tercih ederdiniz, yoksa Mike Leigh’nin ‘Ömrümüzden Bir Sene’sindeki Londralı çiftin evinde akşam yemeğine misafirliği mi? Haftanın sorusu bu. İkincisi kulağa çok daha iyi geliyor ama ‘Ömrümüzden Bir Sene’yi görmeden karar vermeyin. ‘Tuzak’da hiç değilse değişik roller denemeyi seven Brody’nin (bu gidişle Atatürk’ü de canlandırır belki) araba enkazından tepeye kadar sürünmesini seyrederek filmin üçte birini geçirebilirsiniz.
* * *
Robinson Crusoe hikayesi üzerine bir çeşitleme olan ‘Tuzak’da Cuma yerine sadık dostumuz köpek ve bazı hayaletler de mevcut. Oysa Londralı Tom ve Gerri çiftine konuk olmak, her ne kadar kendini zorla yemeğe davet ettiren Mary kadar ümitsiz durumda da olsanız, gerçekten zor. Tom ve Gerri’nin hemen hemen herşeyleri var. Evleri, bahçeleri, sofraları, sofralarında daima iyi bir şişe şarapları, biraz tohuma kaçmış görünen ama efendi oğulları, onun filmin bir noktasından sonra ortaya çıkan cici kız arkadaşı vb. vb. İyi kötü sosyal devlet sayılabilecek bir toplumda kendilerince başkalarının dertlerine ortak olabilen işler de yapıyorlar. Onlar da herkes gibi, geçen her seneyi ‘ömrümüzden bir sene daha’ gibi algılıyorlarsa da bu hissin adını koymayacak kadar rahatlar. Bu toplumsal bağlamda, bu konumda, bu hem rahat hem rahatsız dinginlik durumunda, herşeyi tamam gibi görünen insanlarda konu komşuya dağıtacak belli bir mi ktar vicdan da oluyor. Bu yemek yapıp komşuya yollamak kadar basit bir şey de değil. Hem alışkanlıktan vicdan, hem de gizli gizli bir suçluluk duygusundan ötürü kaşınmak: ‘Mary’yi bu akşam da yemeğe çağırsak mı?’ Mary arıza epeyce.
Çabuk sarhoş oluyor, çok konuşuyor, daima kendini acındırıyor, evin oğluna sarkıyor, korkunç araba kullanıyor, eve dönemediği için misafirlikte yatıya kalması gerekiyor, kız arkadaşa feci davranıyor. Mary açık bir yara gibi. Üzeri ne kapatılmış ne de kapatılabilecek bir yara. Leigh’in zalimce bir mizahla malum çizgi film kahramanlarını çağrıştırsınlar istediği Tom ve Gerri ise hayatını yoluna koymuş insanların belki kendilerinin de farkına varmadıkları iyiliksever kibri içinde ona tahammül ediyorlar. (Bu yolda yönetmenin Gerri rolüne seçtiği aktrisin fiziki görünüşüne yaslanmasını bir parça zalimce bulabilirsiniz elbette.) Filmin büyük başarısı, seyrettiğimiz sırada Mary’nin katlanılmazlığını her sahnede hissedip ister istemez Tom ve Gerri’nin yanına savrulmamız, ama orada da tabii ki hiç rahat edememiz.
* * *
Her ne kadar fonlar filan kısılsa da açılış sahnesindeki gibi işçi sınıfının da psikolojik dertlerine eğilinen, en azından ‘alışkanlıktan’ sosyal bir devlette aslında hiçbir şeye eğilindiği yok. Herkes kendi evinde. Mary için ‘kardeşin duymaz eloğlu duyar’ durumu bile yok, hatta o hiç yok. (Mary’nin kardeşi de yok bu arada, o öyle ayrık otu gibi yalnız insanlardan.) Daha derinde bir yerde, cereyan ettiği dört mevsim boyu giderek koyulaşan, gölgelenen bu filmde asıl olan, herkes için, hepimiz için şöyle ya da böyle ‘ömrümüzden bir sene’nin daha gidiyor olması. Mike Leigh’yi diyelim ki Ken Loach’dan her zaman ayırmış olan o daha derin, daha karanlık insanlık durumu hissi. Ama sonuçta filmin tercihi belli, Mike Leigh filmi Mary’nin öfkeli bir soru işareti gibi olan yüzüyle kapatıyor. O adadan bu işlere vakıf bir şairin, Dylan Thomas’ın dediği gibi: ‘Yumuşakbaşlılıkla gitme o asude geceye / Öfkelen, öfkelen ışık ölüp gidesiye!’

.