Bir Zelig portresi

Serdar Erener, kendisini Woody Allen'in filmindeki Zelig'e benzetiyor. Oysa benim Zelig'im ne kadar da farklı!

Yedinci sanat ne kadar da hayatımızın içinde. ‘Kendisini kamufle ederek Gezi protestolarına katıldığı’ iddia edilen ve bu nedenle ‘sorgusuz sualsiz tard edilerek’ müşteri kaybettiğini düşünen Serdar Erener’in röportajında şu cümlelere rastladım: “Ben (daha) Zelig’im./ Woody Allen’ın filmindeki Zelig gibi mi?/ Evet, Zelig kimin yanına giderse onun şeklini alan adamdır. Bukalemun gibi. Ben siyasi bukalemun değilim. Gerçeği anlama çabasında o yaşayan insanların hepsinin içine girip çıkabiliyorum. Böyle bir empati kabiliyetim var.”
Serdar Erener’i uzaktan tanırım. Sanki yaşıt da gibiyiz. Video kasetlerin altın değerinde olduğu ve gözde filmler için ciddi ciddi sıra beklendiği yıllarda o da benim gibi ‘Zelig’i Bebek ya da Cihangir Videotek’ten ya da öyle bir yerden almış, seyretmiş olmalı, belki Film Günleri’nde seyretmiştir. Hikâyenin sonunda ‘empati kabiliyeti’nden hasta düşen Zelig’i ne kadar da farklı anlamışız. Serdar Erener kesinlikle ‘kendini kamufle ederek’ Gezi’ye gitmemiş. (Doğru, gerçekten de anti-Zelig bir hareket olurdu bu. Esas Erener-Zeligsel empati, kamuflaja ihtiyaç duymadan ‘o insanların içine girerek’ orda olmak olurdu.) Fakat ötesi var; birtakım parametrelerden söz ediliyor röportajda. “Çok kabaca… endişeli modernlerle modern muhafazakârlar diye iki medeniyet dairesine bölünmüş bir Türkiye” varmış. Zaman içinde, birincilerin ‘hafif tadı kaçıyor’. ‘Taksim’e gidenler’ -galiba birincilerin zıpırcaları- ‘havaya girmiş’ler. Bu havanın ‘toplumun tamamında karşılığı olduğunu hiç düşünmemiş’ Erener. Ama ‘bu temsil kabiliyeti olmayan’ güruha, ‘Türkiye ruhunun bu en uç ifadesi’ne, velev ki sportif olsun, garip bir çekim de duyuyor sanki.
Sonrasını takip edemedim, hikâye karışıyor. Kendisine göre ‘çok çok daha endişeli bir modern’ olan kız kardeşi Başbakan’la görüşmeye gidiyor vb., vb. ‘Nasıl yani?’ diye sormamak gerekiyor galiba. Neyse, şu husus önemli; bu endişeli modernlik Erener’in annesinde de var ve dolayısıyla daha çok endişeli Türk modernlerinin ‘dişi’ kanadına denk düşüyor, hani erkeklerin işi olmaz gibi. (Empati duralıyor sanki burada- malum, cinsiyet engeli.)
Uzatmayalım, ayrıca bu endişeli modern dişiler, kendilerince haklı sebeplerle de olsa, modern-muhafazakâr dişilerden çok daha da agresif oluyorlar(mış). Sertab Erener’in (‘Sertab kızacak bana şimdi ama…’) ağabeyine neler dediğini duymak istemem gerçekten. Ama ben bu sosyoloji tadında ‘toplum ikiye ayrılır’ şeması ve ötesinden tam da ‘modern Türkler’in (erkeklerin bilhassa) ‘endişeli modern’ olmayayım derken, ‘modern muhafazakâr’lara nereden eklemleneceklerini kara kara düşünüp bir yol bulmaya çalışmaları kokusu alıyorum. Bir, adı geçen modern-muhafazakârlar her halükârda bunu kuşkuyla karşılayacaklar. (Bu vakada öyle de olmuşa benzer.) İki, ‘Modern Mahrem’ kitabını fazlaca mühimsemiş olmaları muhtemel (‘modern şu’, ‘modern bu’ bölümlemelerini moda yapan o kitaptır) ağzı laf yapan ve kendilerince terminolojiye hâkim ‘modern’ bir kesim ‘Taksim’de havaya girenler’in derdinin muhafazakârlık ya da endişeden çok ‘sivil’lik olduğunu bir türlü anlayamayacak ya da anlamak istemeyecekler. Onlara bu güruhun arasında farklı dindarlar, farklı genç insanlar, farklı olgun insanlar, farklı komşu teyzeler olduğunu söylemeniz kâr etmeyecek. Çok sevdikleri, kulağa dolu dolu gelen ‘modern şu’, ‘modern bu’ kategorileriyle bezedikleri tabloya, sivillik gibi ‘demode’ bir taleple girerek tekere çomak sokmaya koymaya çalışanlara ne kadar kızsalar yeri.
Gelecek hafta üstadın son zamanlardaki en güzel eserlerinden ‘Blue Jasmine’i seyredeceğimizi muştularken Serdar Erener’e de bir Woody Allen, özellikle de ‘Zelig’ hayranı olarak sormak isterim; ‘Bu nice Zelig’liktir?’