Birkaç 'Berlin Kaplanı'

62. Berlin Film Festivali'nin ana yarışma filmlerinde hareket varsa da pek bereket yok

62. Berlin Film Festivali’nde geçen seneki gibi, bir salon dolusu seyirciyi (üstelik eleştirmen!) heyecanlandıracak ‘Bir Ayrılık’ ya da ‘Torino Atı’ gibi filmler yok. Herkesin heyecansızca beğendiği tek film Alman yönetmen Christian Petzold’un ‘Barbara’sı; film, yetmişli yıllarda Doğu Almanya’da geçen bir ‘taşra kederi’ hikâyesi.
Sevdiği kadına Turgenyev hediye edebilen duygulu doktor rolündeki Ronald Zehrfeld’in hafif ve tatlı arabeskliği, Atıf Yılmaz’ın da benzer malzemeden kasaba filmleri yaptığını ve mesela ‘Mine’nin de ‘Barbara’dan aşağı kalmadığını düşündürdü bana. Yarışma filmlerinde hareket (üslup ve tarzlarda büyük bir çeşitlilik) varsa da pek bereket yok. Film festivallerinin bütün zevki yeni keşifler olmakla birlikte, bu sene Berlin’de heyecan uyandıran bir iki filmin eskilerden geldiğini söylemek zorundayım. Taviani’ler, Herzog, Schlöndorff…
Hepsi de, tesadüf mü bilinmez, ölüm, tutsaklık ve ‘son anlar’ gibi temalara takmış vaziyetteler. Epeydir ortalıkta görünmeyen Taviani’ler, ‘Sezar Ölecek’te İtalya’da bir hapishanede Shakespeare’in ‘Julius Caesar’ını sahneye koyan tutukluları ‘seyrediyorlar’, belgesel ile kurgu arası bir ‘eda’ ile. Bu film- içinde- piyes, her ne kadar yeni bir fikir değilse de sinemada arada bir ‘oyuncu olmayan’ insan yüzü ve bedeni görmek etkileyici. Pasolini’yi, Greenaway’in ‘Caravaggio’sunu hatırlatan anları olan filmin asıl başarısı, piyesin provalarının yapıldığı hapishane binasını da filmin belirleyici bir ögesi, hatta bir oyuncusu olarak ‘görebilme’si. Werner Herzog, yeni belgeseli ‘Ölüm Hücresi’nde, Amerika’nın hâlâ ölüm cezası uygulayan eyaletlerindeki hapishanelerde şu ya da bu biçimde ölümü bekleyenleri anlatırken hapishaneyi bina olarak pek göremiyorsa da, her zamanki ‘Amerika’da meraklı bir Alman’ ruhuyla Amerika’yı Amerikalılardan daha farklı, ilginç açılardan görebiliyor. Herzog filmden sonra katıldığı ‘master class’ havasındaki soru-cevap bölümünde ‘20. yüzyıl büyük bir hataydı!’ beyanatında bulundu. Büyük cümleler sarf eden yönetmenler soyunun henüz tükenmediğini düşündürüp en azından beni bir ‘Godard ruhu ölmemiş’ nostaljisine sevk etti böylece!
‘Deniz Sakin’ adlı geleneksel anlatımlı ama etkileyici filminde II. Dünya Savaşı’nda kuşatma altındaki Fransa’da komünist direnişin altını kalın kalın çizen Volker Schlöndorff ise filmdeki cüretinin aksine basın toplantısında temkinliydi. Komünizmi ‘yeniden hatırlamak’la ilgilenmediğini özellikle belirtti. (Mamafih, festivalde ‘Kızıl Rüya Fabrikası’ diye bir özel bölüm olduğunu ve komünist sinemanın dünya çapında önemli örneklerinin yeniden hatırlandığını söylemek gerek, malum ‘hayalet’ Avrupa üzerinde, temkinlice de olsa, yeniden geziniyor olabilir.)
Berlin’de giderek daha çok söz konusu olan ‘Türkiyeli filmler mevcudiyeti’ ise bu sene Emin Alper’in ilk filmi ‘Tepenin Ardında’ ve Reis Çelik’in ‘Lal Gece’si ile temsil ediliyor. Alper’in filmi, sinemamızda artık başlı başına bir tür olan taşra filmini, ‘bir tür alt tür’ olan erkek travmaları filmlerine yanaştırıyor ve hiç romantize edilmeyen güzel bir pastoralin içine gizlenmiş kalın kafalılığa, saldırganlığa ve önyargılara işaret ediyor. Bu başarılı ilk film, bariz sosyolojik ön tespitler yerine ara sıra yapmaya yeltendiği gibi sanrılar ve kâbuslara yönelse daha da etkileyici olabilirdi diye düşündüm. En son ‘İnat Hikâyeleri’yle hatırladığım Reis Çelik ise ‘Lal Gece’de, ara sıra da olsa ilginç şeyler denemeyi önemsediğini hatırlatıyor. ‘Lal Gece’, filmin ‘bir zamanlar, bir yerde, derin Anadolu’da olarak tespit ettiği tanıdık, hatta klişe bir çerçevede bir zifaf gecesi hikâyesini ele alıyor ve bundan basbayağı değişik bir şey çıkarıyor. Yaşlı adamla evlendirilmiş genç kız melodramına farklı gözle bakan filmde kadri pek az bilinen İlyas Salman da gepgenç rol arkadaşı Dilan Aksüt de çok iyiler.