Boğazda kum-çakıl

"Bir Zamanlar Anadolu'da"nın nefes kesen güzelliğini hemen teslim edelim.

‘Bir Zamanlar Anadolu’da’nın olağanüstü güzelliğini, parçaların ve onların bütünle olan ilişkisinin resimsel (ve müzikal) ahengini, filmin nefes kesen kusursuzluğunu hemen teslim edelim. Özellikle sabah oluncaya kadar bizi hayranlıktan hayranlığa sürükleyişinin, hatta ‘hiç sabah olmasa’ duygusunun altını çizelim. Yuvarlanan elmaların mecazi ve düz güzelliğini, El Greco bulutlarını, çay tutma sahnesini, Kesal’ın monoloğunu, Erdoğan’ın yeniden doğuşunu analım. Bunları söyleyerek boğazdaki ‘şahsi’ çakılı kumu atmış olacağız. Bu filmin güzelliğinden kaçış yok çünkü. Onun karşısında güzellikle tekdir edilmiş köylüler gibiyiz. (Şikayet mi, asla.)
Derken sabah olacak. El pençe divan durduğumuz yerde başımızı hafifçe kaldırabiliriz. Devlet-bilim adamı-kolluk kuvveti-vasıfsız vatandaş dengesinin mükemmel diyaloglar ve oyunculuklarla tutturulduğu bir filmle karşı karşıya olduğumuzu da teslim edelim. Ama tabii bütün bunlar olurken asıl aklımızdan çıkarmamamız gereken, bir Nuri Bilge Ceylan filminde olduğumuz, bu bakımdan bir an önce filmin Çehovien merkezine zumlanmamız gerektiği; ‘Uzak’taki fotoğrafçı-yeğen, ‘İklimler’deki karıkoca, ‘Mayıs Sıkıntısı’ndaki baba-oğul vb. gibi.
Çeşitli eksenler var ama tabii en esaslısı doktorla savcı. (Komik şoförlerin, kor gibi gözleriyle suçlunun, küçük memurların vb. yan karakter olarak ne kadar iyi olduklarını yeniden hatırlayalım.) Fiziğiyle bile Çehov’u hatırlatan doktor ne söyledi bize? ‘Martı’daki şair gibi tabiatın kalıcılığıyla insanın geçiciliği üzerine dertlendi. Ama aynı zamanda bilim adamı kötümserliğiyle savcının inanmasını istediği hikayeyi de yemedi; ‘sebepsiz ölüm olmaz, tıpta yok böyle bir şey.’
Doktorun yarasını anlıyoruz. Savcınınkini de. Fakat mecburen iğrençleşeceğiz, biraz da tıbba sığınarak; savcının yüzündeki (üstelik sahneden sahneye gidip gelen) fiziksel yaralar ne? Çok çişe gitmek, artı yaralar, artı ter basması neye işaret? Belki de Türk sinemasındaki en uzun otopsi sahnesini içeren, tıbba bu kadar önem veren bir filmde bunu daha kesin bilmemeli miyiz? Hadi prostat ve ötesi üzerinde fazla durmayalım. (Bu Atıf Yılmaz’ın yaptığı bir kasaba filmi olsaydı doktor savcıya ‘savcı bey’ derdi, ‘yarın gelin de bir muayene edelim.’ Burda öyle olmuyor tabii.) Tamam, savcı beyi suçlu vicdan, ani ter ve garip makyajla baş başa bırakalım. Zaten sonunda doktorla kalacağız. Peki, doktor otopsi sahnesinde ruhundaki hangi yarayı sağaltmak (ya da kaşımak) için son kararını verdi? Bu karar filmin merkezindeki manevi Yara’ya, ‘kadın’la ilgili şehvetle karışık vicdan yarasına nasıl iyi gelir? Gelir mi? Ayrıca (Çehov’un hiç unutmadığı üzere) hangi toplumsal yaraya devadır? ‘O kadın’a ne olur? Çocuğa?
“Bir Zamanlar Anadolu’da”nın tartışmalı tarafı bizi hikâyenin dinamiklerine ilişkin yüzergezer belirsizliklerle başbaşa bırakması ve bunların barındırdığı tartışmaları hakkıyla çözmeden ‘bilinemezlikler’ halinde sunması. Hep olduğu gibi, bu olağanüstü güzel film vesilesiyle de Nuri Bilge’nin ayrıntıların, ‘parça’nın sinemacısı olduğunu teslim etmek kolay. Ama onun öteki filmlerinden farklı olarak burada bir bütün, farklı bir resim peşinde koştuğunu, ayağına dolananın da tam bu olduğunu söylemek zorundayız. Bu kadar bağlanmamış ‘ip ucu’ bu filmin olayı değil.
Anlama çabasının durduğu yerde kara mizaha, hatta sinisizme mi sığınmalıyız peki? Kubilay Tuncer’in pek nefis canlandırdığı, elektrikli testere ve morgu memleket sathında en büyük mürşit sayan yerli Dexter’i mi takip etmeliyiz? Zaten muhtar da morg istemişti düşüncesiyle, filmin morg arzusu içinde kıvranan ‘morbid’ bir Türkiye resmettiğini söyleyip işin içinden çıkalım mı? Oysa bu film kolay sembolizmlerle, haleti ruhiyeden mesel çıkarmak gibi kolaycılıklarla hiç işi olmaz gibi duruyor. Öyle bir sahne barındırsa da, ‘burnuna soktuğu sigarayı ağzından çıkaran’ bir film değil bu. İşte böyle; “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı reddetmek de mümkün değil elbette, hem de hiç. Bu güzel çocuğu sorularla birlikte bağrımıza basıyoruz, çarnaçar.