Buffy haftası...

Bu hafta görülebilecek iki tane film var. İkisi de -çarnaçar- Amerikan filmi; gelgelelim, biri nazlı mı nazlı, ötekisi de yalancı mı yalancı...

Bu hafta görülebilecek iki tane film var. İkisi de -çarnaçar- Amerikan filmi; gelgelelim, biri nazlı mı nazlı, ötekisi de yalancı mı yalancı... 'Günbatımı' sinir bozacak ölçüde 'güzel insanlar' arasında geçiyor. Olaylar bugünde ve geçmişte, Amerika'da, 'tablo gibi' yerlerde cereyan ediyor. Geçmişte, Edward Hopper tablolarındaki gibi kusursuz bir sayfiye evinde varlıklı bir ailenin kızının düğün arifesindeyiz; kızın en iyi arkadaşı, ona âşık alkolik küçük erkek kardeş, yakışıklı bahçıvan (ya da öyle bir şey), anne-baba, konuklar... Şimdide ise kızın en iyi arkadaşı ölmekte olan bir yaşlı kadındır artık; başucunda kızlarıyla... Bir isim fısıldar 'Harris'. Harris de kim ola? Çok geçmeden anlarız ki Harris, meğerse... Senaryonun 'Saatler' yazarı Michael Cunningham'ın kaleminden çıktığını, Cunningham'ın gene gönülden gönüle bir akış halinde zamanlar arasında mekik dokuduğunu, bu konudaki kredisini de epeyce tükettiğini söylemekle yetineyim. (Her akış bilinçakışı değil; Virginia Woolf sevmekle, VW olmak arasında dağlar kadar fark var.) Ölmekte olan yaşlı kadını tabii ki mükemmelen canlandıran Vanessa Redgrave o güzel çarşafları falan atıp yatağından fırlasın, Avrupalı burjuvaları taklit eden Amerikalılara ne kadar sıkıcı olduklarını haykırsın istediğim anlar oldu.
O derece. (Sadece, bir sahnede Merryl Streep'in Vanessa'dan rol çalmaya cüret ettiğini ve bunu başardığını not edelim.)
'Son Ültimatom'un en ilginç oyuncusu da bir İngiliz, Albert Finney. 'Son Ültimatom'da, Finney'nin, geçmişim silindi diye ağlayıp duran gizli ajan Matt Damon'a kim olduğunu hatırlattığı ve makûs talihinin aslında kendi (ahlaki ve politik) seçiminden başka bir şey olmadığını suratına çarptığı bir sahne var ki, film bu sahneyle bitse çok ilginç olurmuş. Ama tahmin edileceği gibi, 'Son Ültimatom' Amerikan suçluluğu üzerine bir şey söylemekten son anda vazgeçip Jason Bourne'dan yeni maceralarını muştulayarak bitiyor. Film boyunca adaletin ortaya çıkması için uğraşan, her zamanki gibi iyi netli ve çalışkan Joan Allen'i de Amerikan adaletinin yerine getirilmesinde maşa olarak kullanmak suretiyle...
Bu hafta yapılabilecek en iyi şey aslında Richmond Otel'de sürmekte olan disiplinlerarası bir etkinlik olan 'Buffy' konferansını izlemek. Buffy'nin B'sinden bihaber biriyim, ben bile bir bakacağım. Çok ilginç sunumlar var. (Favorilerim arasında müzik, edebiyat tarihi, Buffy ve Frankfurt Okulu gibi konulardaki konuşmalar bulunuyor.) Ama bu işin sadece bir yönü. 'Buffy' konferansının asıl ilginç yanı, Tuna Erdem'in öncülük ettiği ve Seda Ergül, Selim Eyüboğlu vb. gibi bir grup 'Buffy' meraklısının katkıda bulunduğu bir bağımsız akademisyenler ekibinin ilk etkinliği olması. (Bkz. tuna.erdem@independentscholars.org) Bu konferans, akademik ya da akademi dışı bir kurum ya da kuruluşun 'abiliğine' ihtiyaç duymadan yerli ve yabancı katılımcılarıyla kendi ayakları üzerinde doğruldu ve devamı da gelecek. Konferans sırasında hiç kurum ya da sponsor logosu, ürün 'banner'i görmeyecek olmamız ve bu alanda birilerine bağımlı olmadan da iş kotarılabiliyor olması, bu tür toplantılar açısından yeni ve ilginç bir gelişme. Düşünce üreten insanların, kurumların (iyiniyetli olsun ya da olmasın) patronajı dışında, kendi inisiyatifleriyle bir şey yapıp çatabiliyor olmaları, bunun bugünkü günde pekâlâ da mümkün olması insana bayağı iyi geliyor. Konferansı kaçıranlar daha sonra kitabını da edinebilirler. Olayın kokusunu alan Cambridge Scholars' Press bütün bildirilerin basılacağı bir kitap yayımlayacak.