Büyük hanımlar

Haftanın sürprizi François Ozon'un son kadın kahramanı Angel; yazar kız Angel, hayata ve sanata 'Küçük Kadınlar'ın Jo'su gibi başlayıp bir Paris Hilton pervasızlığıyla...

Haftanın sürprizi François Ozon'un son kadın kahramanı Angel; yazar kız Angel, hayata ve sanata 'Küçük Kadınlar'ın Jo'su gibi başlayıp bir Paris Hilton pervasızlığıyla devam ediyor ve nihayet Andy Warhol'un süperstar'ı Candy Darling gibi dramatik bir biçimde hayat sahnesinden çekiliyor. Angel öylesine büyük ve yekpare bir egonun sahibi ki, her şey (erkek ya da kadın âşıklar, şöhret, para vb.) onun üzerinden akıp gidiyor, arada sular seller gibi romanlar yazıyor, hatta kesintisiz bir ego yolculuğu olan hayatının bir noktasında politik olmayı bile başarıyor! Çünkü karşısına Birinci Dünya Savaşı engeli çıkıyor ve engeller Angel'in tahammül edemeyeceği şeyler!
Ozon, 'Angel'da, 'büyük bir hanım', bir 'grande dame', bir 'great lady' olmanın faturasını kalp kırıklıklarıyla ödemek zorunda olan klasik melodram kraliçelerini tepe taklak ederek gayet de eğlenceli bir şey yapmış... Ne var ki aynı inanmışlıkla ciddi filmler kadar parodiler de yapmayı seven yönetmenin son filminde bir tuhaflık da yok değil; bu Ozon filmi, diyelim ki 'Kumun Altında'yla '8 Kadın' arasında, bir bacağı orda bir bacağı burda kalakalmış gibi. Korkarım, onun frapanlıklarını seven hayranları bile bu denli ciddi dekor-kostüm-prodüksiyonu hazmedemeyecekler, filmin tanıtımı yüzünden nispeten geleneksel bir melodram bekleyen sade seyirci ise kahramanın bu denli sarakaya alınmasından hoşlanmayacak... Angel, 'drama queen'liğin sınırlarını travestiliğe doğru zorluyor çünkü. Öte yandan, Angel'i oynayan Romolo Garai'nin, biri diğerinden daha büyük olan gözlerinde şeytani, Brechtien bir pırıltıyla deruhte ettiği drama kraliçeliğini ya da dramatik kraliçeliği fersah fersah aşan biri varsa o da 'Elizabeth' filminde Mary Stuart'ı canlandıran Samantha Morton bu hafta. Gerçek Mary bu kadar teatral miydi bilinmez; ama üzerinde kıpkırmızı bir elbise, infaza saniyeler kalmışken kafasını kütüğün üzerinden kaldırıp cellada 'seni ebediyen affediyorum' diye fısıldayan Morton, asıl kraliçe Cate Blanchett'i bile gölgede bırakıyor. Gerçi, filmin gerçekten büyük cümlelerinden biri bir altyazı marifeti. Altyazılarda kraliçenin maiyetinden bir zatın Elizabeth'e 'siz yüce bir bayansınız' demesi bana kraliçeler, hanımefendiler, büyük hanımlar konusunda, özellikle de 'bayan olayı'nda son nokta gibi geldi.
Ama değil; gönülden beğenmek istediğim ama beğenemediğim Türk filmi 'Saklı Yüzler'in inandırıcılık eksikliği de bir büyük hanım yüzünden. 'Saklı Yüzler'in iyi niyetini, donukça polisiye entrikasını, biraz kitabi film-hayat iç içeliğini kabule hazırdım. Ama asıl sorun, yönetmenin ilk filminde de olduğu gibi, her derde derman olacak bir 'iyi devlet-iyi otorite' fikrine fazlaca inanması ve bu filmde bunu ısrarla 'dirayetli kadın' tipleriyle özdeşleştirmesi; bir Savcı Hanım'la, bir Hanım Ağa'yla... Savcı Hanım neyse de, bir Anna Magnani majestikliğinde, durmadan ince sigaralar içen ve olaylara son derece hâkim görünen Hanım Ağa'ya katiyen ikna olamadım. Onu canlandıran, son derece kentli 'gestus'lu oyuncuya 'Lola ve Bilidikid'in sonunda eşarbını sıyırıp çekip giden Anadolulu anne rolünde de inanamamıştım. 'Saklı Yüzler'in büyük hanımlara ve onların dirayetine duyduğu romantik inancı abideleştirirken ise hiç inanamadım. 'Saklı Yüzler'in, kadınlara karşı işlenen suçların onları işlemeye mecbur edilen genç erkeklerin ruhunda açtığı yaralara dair söyleyecek bir sözü de var- keşke polisiye bahanesini bir kenara bıraksa, onu daha derinleştirse idi.
O zaman, kız kardeşler de daha derinlik kazanır, film daha iyi bir film olabilir, bizi de ancak töre fantezisi sayılabilecek 'Mutluluk' filmine mecbur bırakmazdı.