Büyünün gerekliliği

Anthony için söylenen her şey doğru!</br>Gerçekten de, pagan ayinleri bir 'Anthony and the Johnsons' konseri gibiydi herhalde.

Anthony için söylenen her şey doğru!
Gerçekten de, pagan ayinleri bir 'Anthony and the Johnsons' konseri gibiydi herhalde. 'Büyüyünce güzel bir kız olmak istiyorum/ Şimdilik bir oğlan çocuğum' şarkıcısını dinlerken aynı bedende iki cinsiyetin de bilincini barındırmanın kendine özgü, 'şamanistik' gücünü, şarkıcının sahnede yaptığı büyü gibi şeyin bununla da ilgili olduğunu akıldan geçirmemek mümkün değildi. Dolayısıyla Bülent Ersoy'u yeniden gözden geçirdik, Sahra Kulüp gözümüzün önünde 'kutsal bir yer' gibi ışıklar saçtı; hemen hemen aynı günlerde Antalya'da öldürülüp cesedi bir dereye atılan travesti Deniz'den haberdar olanlar ise acı bir ironinin de farkındaydılar belki. Sahnede büyüsüne kapılıp kutsananın başka bir noktada yok edildiği bir ülkede yaşadığımızın...
Büyü kısmında kalalım; Alkazar sineması şu günlerde Baba Miyazaki'nin filmleri yüzünden dolup taşıyor ve yaz ortasında, bir seanstan çıkarken fuayede öbür seansa girmeyi bekleyen otuz-kırk kişiye rastlamak gerçekten de 'büyülü' bir manzara arzediyor. Bu filmleri büyük perdede görmek özellikle zevkli. Miyazaki'nin filmleri için Batılı bir seyirci 'içinde hasım olmayan çizgi film görmek iyi bir duygu,' demiş. Gerçekten de, Batılı filmlere alışık, 'hasımdan yorulmuş' gözler için, Miyazaki'nin anti-militarist ('Gökteki Kale') ve savaş karşıtı ('Yürüyen Şato') çizgi filmleri oldukça yeni şeyler. Bu filmlerde, bambaşka bir hayal dünyasının izleri var üstelik; yepyeni düşsel aletler, Calvino ile Borges'in birlikte hayal ettikleri sanılabilecek düşsel evler, yerler, alet-evler, makine-yerler... Gene de Miyazaki deyince benim favorilerim, geleneksel Japon sinemasıyla bağları olan iki film. Bir tanesi Ozu ile çizgi filmin mükemmel buluşması gibi birşey olan 'Komşum Totoro', diğeri ise fantastik çizgi film sinemasının en cüretkâr filmi ve Japon hayalet hikâyelerinin zirve noktası Altın Ayılı 'Ruhların Kaçışı'...'Komşum Totoro', anneleri hasta olduğu için babalarıyla kırda bir yere taşınan abla-kardeş iki küçük kızın, çizgi filmlerin en sevimli ve en tarife gelmez 'yaratığı' Totoro ile karşılaşmalarının hikâyesi.
Miyazaki, çizgi filmle ormanı, kırın dinginliğini, oradaki hayatın temposunu ve kendine özgü esrarını, çocukluğun sırlarını benzeri Ozu'nun filmlerinde görülebilecek bir sükûnet ve panteist bir tabiat hissiyle anlatıyor. Tüylü, yumuşak ve dev Totoro'yu her çocuğun tanıması ve onun kürklü cüssesine dokunmanın nasıl bir şey olduğunu hissetmesi lazım diye düşünüyorum. Aslında her büyüğün de; çünkü '10 yaşında olmuş olanlar ve 10 yaşında olacaklar' için yapılmış bu filmlere sadece çocuk filmi demek haksızlık olur. Bu filmlerde, küçük ve cesur kızların, onların 'küçük sevgilileri' çatık kaşlı Manga oğlanlarının yanı sıra inanılmaz yaratıklar da var. İçi kürklü kedi-otobüs, toz tavşancıkları, 'Ruhların Kaçışı'ndaki kurum parçacıkları, hayalet tren, kayıp ruh Yüzsüz... Miyazaki'nin özellikle Doğulu olmayan filmleri ise tuhaf, anonim bir Orta Avrupa dünyasında geçiyor. 'Küçük Cadı Kiki', 'Yürüyen Şato' ve 'Gökteki Kale' böyleler. Ama bu filmler Batı'nın masal âlemlerine öykünmek şöyle dursun, o âlemlere beklenmedik bir lirizm katıyor, antimilitarizm, feminizm, narsisizmin tehlikeleri gibi alt metinlerle yepyeni bir görünüş kazandırıyorlar. Miyazaki'nin Japonca konuşan kocaman gözlü küçük Avrupalı kızları ile oğlanları, Batılı masal dünyalarının kahraman-hasım, ödül-ceza, cefa-mutluluk karşıtlıklarını hiç hatırlatmayan bir dünyada var oluyorlar. Bu dünyalardaki herkes hayal ettiği ölçüde ve hayal ettiği kadar özgür yaşıyor. Yaz günü Alkazar'ı dolduran her yaştan yetişkine bakılırsa 'hasmane' olmayan bu harikulade hayal âlemi herkese lazım. Siz de gidin!