'Çakkada'

Bazen bir film hakkında başka bir arkadaş lafı ağzınızdan alıyor. 'Polis' filmi için Uğur Vardan'ın geçende yazdıklarına eklenecek pek bir şey yok aslında.

Bazen bir film hakkında başka bir arkadaş lafı ağzınızdan alıyor. 'Polis' filmi için Uğur Vardan'ın geçende yazdıklarına eklenecek pek bir şey yok aslında. Dönüp okuyun. Ama şu da var ki 'Polis' bence daha genel bir problemin de habercisi; farklı olma telaşındaki bazı Türk filmlerinin savruk eklektizmleriyle, farklı 'ton' arayışlarında düştükleri alacalı bulacalı durumlarla ilgili bir şey bu. Bu tarz sinemanın babası, yanlış anlaşılmış (aslında ne yazık ki doğru anlaşılmış) 'duayen'i, geç dönem Metin Erksan'dır. 'Kadın Hamlet'i, 'Şeytan'ı, televizyon için yaptığı Beş Film'den 'Müthiş Bir Tren'i, 'Hanende Melek'i bir yerlerden bulup seyredin. Onlarda 'D@bbe'yi de bulacaksınız, 'Polis'i de, 'Araf'ı da, 'Leyla ya da Anne'yi de, hatta 'Yazı Tura'nın ikinci yarısını da. Kitano'yu, Ritchie'yi boşverin... 'Polis' öz be öz buralı bir aşırılık sevdasının eseri. (Gerçi, filmin yukarıda adı geçen yabancı yönetmenlere duyduğu anlaşılan hayranlık da olayın parçası, birazdan döneceğiz bu konuya.)
'Polis'in bir 'kafayı sıyırma' durumunun polisiye (ve toplumsal?) hikâyesi olma iddiasını bir kenara bırakın. Piknik sahnesindeki dansa odaklanın, doğum günündeki aile tablosuna yakından bakın, Funda ile polisin gece kulübü sahnesine gömülün, dede ile torunun arabadaki konuşmalarına kulak kabartın, kameranın vahşi ve ani savruluşlarıyla savrulun. 'Polis' size tanıdık 'sandığınız' bir hikâyeyi en fantastik diyaloglarla, mizansenlerle, en 'olabilemez' bir halde vermeye aday: 'Türkiye'yi hiç böyle görmemiştiniz, değil mi?' Yani, evet, tabii de-her görsel caka bir film, bir anlatı stratejisi etmez, caka bazen sadece cakadır.
'Polis' gibi anlatımının fiyakasına inanmış filmler şu soruyu sorduruyorlar olsa olsa; ille de ve ille de 'farklı arayışlar' içindeki Türk yönetmenin derdi nedir? Muhtemelen bu sinemada, bu televizyonlarda anlatılan hikâyelerden sıkılmış olmak, ama onları aşacağım derken seyirciyi sersem etmekle başlayıp giderek kahkahalara boğmayı yeni olmakla karıştırmak. Sonuçta, iyimser bir ihtimalle 'kült film' dediğimiz, nev-i şahsına münhasır tuhaflıkta filmlerden biri olup çıkmak! Öz be öz buralı dedim ama kaçarı yok, etkiler meselesine geleceğiz. 'Kadın Hamlet'te Fatma Girik'in üzerinde smokin, görünmez bir orkestraya Mahler senfonisi çaldırdığı bir sahne vardır. Sinemamızda 'helvaya halva deme' arzusunun bu ilk büyük ve aklı karışık eseri, bu sahnede muhtemelen o zamanların flaş yönetmeni Ken Russel'a ya da bilmediğimiz başka kaynaklara öykünüyordu. 'Polis'teki 'limonata içer misin'le biten 'üç alternatifli' sahne ya da tepeden düşen anne ise neredeyse kronolojik bir kültürel öykünme mantığıyla, son zamanlarda farklı olmak isteyen yönetmenlerimizin takıldıkları filmlere öykünüyor. (Kieslowski? Haneke? Yukarıdaki diğer yönetmenler?) DVD'den en son filmleri seyretmek aslında genç yönetmenlere zararlı mı, sinema festivalleri hayra vesile oluyor mu, yenilik arayışı nedir ne değildir gibi sorular akla geliyor.
'Polis'te dinle ilgili birtakım sayıklamalar da var ama bunları ciddiye almak gerçekten zor. Galiba, kahramanımızı 'hem şeytan hem melek olarak' görmemizi isteyen Tarot kartı kıvamında mistik bir fikriyat ki, film satrançla ne kadar ilgiliyse dinle de o kadar işte. 'Polis'in gerçek ironisi, bu 'çakkada' efektler dünyasında, rolüne eski usul psikolojik motivasyonlar bulmaya, olmayan bir karakteri anlamaya, yorumlamaya çalışan Haluk Bilginer. Onun kan ter içinde kalması sayesindedir ki bazı anlarda derinliğe benzer bir şey yakalar gibi oluyoruz. Ya da daha sıklıkla olan şey şu, onun enerjisinin had safhada karton diğer tiplere çapmasından bir ironi kıvılcımı çakıyor; yanlışlıkla Atari oyununa düşmüş tiyatro oyuncusunun çaresizliği nevinden bir şey... 'Polis' yönetmeni üzerindeki etkileri attıktan sonra bakalım neler yapar.