Çeşit çeşit köfteler...

Biraz 'best of...' niteliğinden dolayı Filmekimi ile aram tam rahat olamıyor bir türlü. Festival seyircisine önden bir 'şeker tutma' havası...

Biraz 'best of...' niteliğinden dolayı Filmekimi ile aram tam rahat olamıyor bir türlü. Festival seyircisine önden bir 'şeker tutma' havası esiyor. 'Pek yakında'dan başka bir şey olmayan 'galalar' hadisesi de ayrı. Her seferinde smokinler, tafta tuvaletler falan bekliyorum (nedense) ama Emek'in malum hoş atmosferinden öte bir şey olmuyor. Aslında Türk festivallerinin gala yapmaması daha hayırlı tabii. (Şu anda Antalya'da neler oluyor kimbilir.)
Bu yıl Filmekimi ile aram ilk kez iyi oldu. Gerçi insan broşür okumanın tekniğini de öğreniyor zamanla. 'İpek', 'Abim Evin Tek Çocuğu' gibi şeyleri broşürdeki kibarca 'şifreli' tanıtımlar sayesinde atlattım.
'19. yüzyıl atmosferini başarıyla yansıtan romantik dönem filmi', 'İtalyan Oscar'ları olarak bilinen David di Donatello ödülü', 'siyasal çalkantılar içindeki İtalya' gibi cümlelerin ne demek olduğunu artık anlıyorum; 'bir kostümlü film daha', 'insan ancak İtalyansa görülecek film', 'siyaseti alet eden bir melodram daha'... Ama bu yıl başarıyla savuşturduklarım dışında neye gittimse de boş çıkmadı. Bir tutarlılık var. Filmekimi'nin müziksever gençlere seslenen filmlerinden Anton Corbijn'in 'Kontrol'ü mesela. Her şeyden önce 'çılgın rock'çu' klişesinin dışındaydı.
Macclesfield'li orta sınıf çocuğu Ian Curtis'in, müziği ve gayet de orta sınıf olan mutluluk arayışı arasında sıkışıp kalışının hikâyesi olmaya cesaret etmişti. Bowie plağıyla odasına kapanan her yeniyetmenin o odadan glam-rock'çu olarak çıkmayabileceğini, turneden geldiğinde tombul bir eş ile ipe dizili çocuk bezlerini garip bir biçimde özleyebileceğini ama tabii bunun da çözüm olmadığından dem vururken tutuk ve fotoğrafsı anlatımını işe yaratıyordu. Joy Division'ın müziğiyle sözlerindeki
'haz bölünme'sine, o tuhaf ve çekici yeknesaklığa ışık tutuyordu bile denebilir. Gus van Sant'in (ve ondan daha az sevdiğim Larry Clark'ın) yeniyetme hikâyelerindeki cinsel şiddetin altında bit yeniği arama eğilimindeyimdir.
O şiddeti erotize etmekten dikizci bir zevk aldıkları kuşkusundan kurtulamam. Ama Gus van Sant'ın 'Elephant' ayarındaki 'Paranoid Park'ında, hikâyenin cesurca dilim dilim dilinmesi kadar, yeniyetme Amerikalıların ana babalarının 'flu' portreleri eşliğindeki duygusal öksüzlüklerine de ikna oldum. Öte yandan, van Sant'ın biçimsel numaralarını, görsel nakışlarını, göndermeli müzik kullanımını beğenip arkadaki sağlam hikâyeyi görmezden gelecek yönetmenlerimizin bu filmden (de) yanlış feyz alacaklarından korkmadım değil. (Bakalım Reha Erdem'in yeni filmi nasıl bir şey olacak.)
Allahtan, sinemamızda halihazırda Kim Ki Duk'un 'Nefes'inden yanlış feyz alacak biri yok, en azından bu içimi rahatlattı. Belki bir tek 'Sevmek Zamanı'nın, 'Kuyu'nun, yani 'bir zamanların' Metin Erksan'ı, sonradan cıvıtmamış olsaydı, tutku teması ile Kim Ki Duk'unkiler gibi ilgilenenen filmler yapabilirdi. Kim ki Duk'un en büyük başarısı o zaten; cıvıtmadığı gibi, tam tersine, suyunu çektiriyor konularının, daha da özüne iniyor. 'Nefes'te, çok da güzel bir film olan 'Boş Oda'nın bağırlara basılmasına, haftalarca oynamasına yol açan Doğulu aşk hikâyesini cesaretle sıyırıyor, tertemiz, bembeyaz (kar falan da var) bir kemik haline gelinceye kadar... Sebepsiz tutkuyu çekirdek aileye vuruyor ya da çekirdek aileyi cinsel tutkuyla sınıyor, neler çıktığına bakıyor. Alegoriyi abartırken mizansen ve oyunculuğu asgaride tutma cesaretini gösteriyor. Bir formülü başarıyla tutturan bazı yönetmenlerimizin bir sonraki filmde onun daha 'ıslağını' yapma eğilimlerinin tam tersi. (Bakalım Çağan Irmak'ın yeni filmi nasıl bir şey olacak.)
Filmekimi bana gene Türk sineması düşündürdü işte. İyi köftelerle çamurdan, oyuncak köfteler arasındaki farkı...
Neyse, gene de bizim köfteleri samimiyetle merak ediyorum. Haftaya, Alman-Türk mutfağıyla, 'Yaşamın Kıyısında' ile başlıyoruz.