Çok bakınca sana bakanlar

İstanbul Modern'de sergilenen Kutluğ Ataman videolarının bir temel cazibesi var: Seyretmekten öte gözünüzü dikip bakarsanız, baktığınız şeyin de dönüp size baktığını fark edersiniz

‘…Taksim’e doğru yürürken bir resim sergisi gördüm. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi görenlerin yaptıkları resimler sergileniyordu. (…) Ressamı bilinmeyen bir resim nedense beni çok etkiledi. İki elini havaya kaldırmış ve sanki ‘teslim oluyorum’ diyen adamın otoportresi (…) Önünde durup uzun uzun seyrettiğimi hatırlıyorum. Sanırım ikibuçuk liraya satın aldım. Bu resim benim daha sonraki sinema ve sanat hayatımda çok etkili oldu.’


Kutluğ Ataman, Altyazı dergisinin ‘Filmlerle Yaşayanlar’ sayısına yazdığı yazıda böyle bir seyretme deneyimi anlatıyor. Yazı yakınlarda açılan Kutluğ Ataman sergisi için de bir anahtar niteliğinde. Karanlık sergi alanında ilk karşınıza çıkan ‘Türk Lokumu’ adlı film-iş’de birisi biraz fütursuzca biraz da adet yerini bulsun kabilinden oryantal dans yapıyor. Oryantal danstan daha da çok, oryantal dansın kendisiyle parodisi arası bir şey. İş onu seyretmenizi talep ediyor ama ne oryantal dansın cazibesine kapılmanızı istiyor ne de onu tam bir parodi sayıp kendinizi ‘akıllı hissetmenizi’… Sürenin de mümkün kıldığı ara bir noktada şunu diyor adeta, ‘seyretmenin aldatıcı konforuna kendini kaptırmadan bak… o zaman belki başka bir şey daha görürsün…’ Bildiğimiz sinemanın, seyretme/seyrettirme konforunu askıya alamadığı için çoğu kere yapamadığı, ancak sanat eserleriyle karşı karşıyayken tadına varabildiğimiz bir deneyim; bakmak. Kutluğ Ataman’ın tamamen film-işlerden oluşan sergisindeki işlerin önerdiği şey bu. Seyretmek yerine ‘bakmak’. (Kendisi hayatını belirleyen resim karşısında ‘seyretmek’ fiilini tercih etse de.) Bir şeye çok bakarsanız, belki de o da dönüp size bakar. Orada bir şey ‘aralanır.’ ‘Türk Lokumu’na baktığımızda ortaya çıkan otobiyografik detayın ilginçliği, dans edenin Kutluğ Ataman’ın kendisi olmasından çok, sanatçının ‘bir baktırıcı olarak otoportresi’yle karşı karşıya olmamız belki de. Açılışı o yapıyor… 

En sert iş Dilenciler
Serginin bu bakımdan en sert işlerinden biri olan ‘Dilenciler’e geçmeli hemen. ‘Dilenciler’ ilk bakışta durağan birer dilenci portresi gibi görünen, duvara yansıtılmış siyah-beyaz filmlerden oluşuyor. Bu portrelerin bazılarının hareket ettiğini fark ediyorsunuz birazdan, geleneksel dilencilik ritüelleri içinde döngüsel birer mini performans yapıyorlar ve elbette bize ‘bakıyorlar’. Daha biz onlara yeterince bakıp seyircilik hakkımızı kullanamadan onların bize gözünü dikip bakması bu işin ürperticiliği. Aralarında bakmayı reddedenler de var. Onlar da grotesk Brueghel dilencilerinin sapkın cazibesini taşıyor, hafifçe kımıldandıkları için de bakma/ bakmama ilişkisine tuhaf bir ret havası da katıyorlar. Bakma/ baktırma işinin bu ‘dilencilik’ bahsinde hem bir can alıcılık var hem de bir can acıtıcılık. Dilenci elbette yoğun bir bakma stratejisiyle kuruyor üzerimizdeki hükümranlığını ama tam da bunu araçsallaştıran bir iş de duygusal/toplumsal bir sürü sebepten ötürü ‘bakması’ kolay bir şey değildir.
Kutluğ’un işleri arasında bakma/bakılma damarını kendine özgü bir acımasızlıkla ‘sağan’ bir iş de ‘Tanıklık’. Kimliğini yitirmiş, belleğini de yitirmekte olan Ermeni asıllı yaşlı dadıya bakmak gerçekten zor ve sanatçının bizi cereyan etmekte olan tanıklığa baktırmasında bakan ve bakılan açısından katlanılmaz bir yan var adeta. Belki kendine özgü bir sınır ihlali, bir zorlama söz konusu.
Ataman’ın seyretmeyi uzun bir bakmaya dönüştürdüğü, kendimizi bir melodram parodisinin içinde sanırken melodramın gerçeği içinde bulduğumuz, Yeşilçam filmi parodisinden Türkiye tarihine daldığımız, komikken giderek acıklı olan, ‘hem kurmaca hem bozmaca’ olan, ne film ne de film-olmayan upuzun şaheseri ‘Ruhumu Asla!’ ise bambaşka. Orada ayakta değiliz. O film için kurulan oda birtakım alaturka koltuk takımlarıyla döşenmiş bir seyir odası. Film aynı anda birçok eski püskü televizyon ekranında birden dönüyor. Travesti kahramanı bir duygusal ve toplumsal tarihi bizim için yeniden yazıyor, hem Türkan Şoray oluyor, hem Türkan Şoray’ın varlığıyla işaret ettikleri. (Ama hiç Türban Şoray olmuyor mesela.) ‘Ruhumu Asla!’ seyirlik bir şeyin pırıltılı kumaşından, dikkatle bakmamızı ve anlamamızı talep eden bir iş çıkarıyor.
Kutluğ’un ‘ecnebi’ işlerinden ikisi, ‘Veronika Read’in 4 Mevsimi’ ile ‘Stefan’ın Odası’ Veronika ile Stefan’ın ‘ilgiler’e tanıklık ederken, bir ömrü kapsayan bu ilgileri konsantre bir zaman dilimi içinde bizim de deneyimlememizi istiyorlar. İşlerin sergilenmelerindeki özenlilik, ekranların konumları vb. bizi Kutluğ’un diğer bir işine, ‘99Ad’ isimli zikir performansına yolluyor. Burda, filmdeki performansı yansılayacak biçimde bir kadans şeklinde dizilmiş ekranlarda da aynı şey var. Bu özenliliği, mesela ‘Türk Lokumu’ndaki doğrudanlıktan daha ilginç bulanlar çıkabilir. Ben Ataman’ın ‘bak!’ stratejisi çerçevesinde işlerin sunumunda dolaysızlığı, oyuncaklı olmayanı daha ilgi çekici buluyorum. 

Sergide yer almayan Semiha B.
Nitekim, sergide yer almayan ‘Semiha B. Unplugged’da da doğrudan bir dikkat sözkonusudur ve bu iş Ataman’ın ilk ortaya çıktığı iştir. ‘Semiha B. Unplugged’da, iş de konu da şiddetle bakılmayı talep ederler. O kadar ki, Ataman’ın birçok işi gibi ‘seyretmelere gelmeyecek uzunlukta’ bu şeye dikkatle baktığınızda hem bir monstre sacre, eksantrik ve karşı konulmaz bir Kutsal Canavar hem de onu hazırlayan kültürel zemin, bütün bir Cumhuriyet tarihi belirginleşir. Ataman sergisinin talep ettiği gibi, seyretmekten öte gözünüzü dikip bakarsanız baktığınız şey de dönüp size bakar bir noktada. Ataman’ın sinema dışı işlerinin temel cazibesi burada.