Çok uluslu, çok casuslu

Casus Avı, çokuluslu bir film. Başrolde Amerikalılar var. Ardından Almanlar geliyor. Tabii İngilizler ve Fransızlar da eksik değil. Ruslar, Çeçenler ve Türkler ise en alttalar...
Çok uluslu, çok casuslu

’İnsan Avı’nı seyrederken Berlin Film Festivali'nde kotarılmış bir ortak yapım projesinin ‘meyve’siyle karşı karşıyaymışım gibi hissettim. Amerikalı, Alman oyuncular, bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus, küçük rollerde Türkler, çeşitli Ortadoğulular…

Tabii ağır top Amerikalılar; ödlek para aklayıcısı bankacı rolünde Willem Dafoe, sinsi casus rolünde Robin Wright özellikle iyiler. İkinci sırada uslu uslu hizaya geçmiş Almanlar var; ‘Barbara’ yıldızı Nina Hoss cefakar sekreter rolünde çok iyi, Daniel Brühl rol olmayan bir role ses çıkarmamış. Derya Alabora, Tamer Yiğit gibi bizim oyuncuları da görmenizle kaybetmeniz bir oluyor ama Türk oyuncuların ‘ekran zamanları’ biraz daha çoğalmış gibi. Filmde, olaylar Hamburg’da geçmekle birlikte, ‘efkarlı, dünya yorgunu casus’ tipini bizlere hediye eden İngiliz John Le Carre’nin sisli dünyasındayız. Özellikle Alec Guinnes vb. canlandırdığında tadına doyulmayan bu tip Soğuk Savaş’a bir İngiliz katkısıdır. Anlaşılan dünyadaki savaşların giderek sıcaklaştığı şu zamanlarda da gideri var.

Kısaca özetleyelim, Hamburg’da birdenbire ortaya çıkan baba Rus anne Çeçen, dini İslam bir mülteci namzedi dolayısıyla şunları anlamamız gerekiyor filmde; Amerikan gizli servisleri herkesi terörist sanmakta kararlılar. Nazimsi bürokratların temsil ettiği bazı Alman gizli servisçiler onlarla işbirliği yapmaya hazırlar. Güzel kızların temsil ettiği insani yardım kuruluşları oldukça naifler. Gelgelelim, trençkotu ve sağa sola zar zor hareket eden cüssesiyle Philip Seymour Hoffman’ın canlandırdığı Günther Bachman’ın temsil ettiği, genellikle pis işlere koşulan, bazı görünmez gizli servis ‘emekçileri’, deyim yerindeyse ‘sokak çocukları’ da var ki, onlar hiç kül yutmuyorlar! Filmin sunduğu kategorizasyonları, Hamburg’da olmamıza rağmen herkesin İngilizce konuşmasında bir tuhaflık bulunmadığını kabul ettinizse, geriye, sinemadaki son rolünde Philip Seymour Hoffman’ı hayranlıkla izlemekten başka birşey kalmıyor. Heath Ledger’da da olduğu gibi daha yenilerde ölen oyuncuyu son filminde sadece hayal değil hayalet olarak seyretmekte irkiltici bir dikizcilik yok değil, ama Hoffman bunu tez zamanda atlatmamızı sağlıyor. Ağır bedenin ‘mevcudiyet’iyle nerdeyse silinip havaya karışmış dertli çehrenin ‘namevcudiyet’i nefis bir tezat oluşturuyorlar. Gene de, ‘Alman casusları rüyalarında kendilerini John Le Carre kahramanları gibi mi görürler?’ diye de soralım Philip Dick’e nazire olarak. İkinci Dünya Savaşı sonrası elini polisiyeye bulaştıran nadir Alman yazarlardan Friedrich Dürrenmatt’ın ‘Yargıç ve Celladı’nı okursanız durumun tam böyle olmayabileceğini göreceksiniz.

O toplumda başka bir kast sistemi var. Le Carre’nin casuslarının, bir varoluşçu kahraman gibi, ‘trajik farkındalık’ mantoları ya da daha doğrusu trençkotları içinde gezinmelerinde ise klasik ‘yalnız dedektif’ tiplemesinin ötesinde başka bir kast sistemiyle, İngiliz gizli servislerininkiyle ilgili bir yan var. Bu yüzden ‘Casus Avı’nda dengeler biraz iğreti duruyor; Oxford’da okumuş yüksek bürokratı Nazi tıpli çelik çerceveli gözlüklü Alman’a çevirince tam olmuyor. Hele bir de İngiliz yazarın yazdığı Alman karakteri Amerikalı oyuncu canlandırınca. Bu ortak yapımın ‘ortak’lığının fazlaca göze battığı yer burası. Dünyadaki böyle ortak yapımlar prodüksiyonun ‘çokuluslu’ niteliği dolayısıyla, her ülkenin hikayesinde at koşturabileceklerini düşünüyorlar. Çeçen çocukla Alman kızın Oedipal sorununu bir ve aynı sayan, Amerikalı casus kadına Berlinli saç modeli uygun gören, Alman sekreter kıza Sam Spade’in sekreteri rolü veren bu ‘gönlü geniş’ polisiye biraz fazlaca ortak pazar havalı.

Dolayısıyla son günlerin dünyasına ve orda olup bitenlere bakışı da - velev ki ezilenin yanında gibimsi olsun - yüzeysel kalıyor. Sanat sinemasından ticariye atlayan yönetmen Anton Corbijn, casuslar dünyasına fena daldı; George Clooney’den ‘Le Samurai’ olmamıştı, Seymour Hoffman’dan Le Carre casusu oluyorsa da oyuncunun rolü alıp başka yerlere götürmesi sayesinde. Filmde, eski Corbijn’i hatırlatan tek yer var; o da filmin en son karesi. Bir an kendinizi o mükemmel ‘Control’ filminde sanıyorsunuz, ne yazık ki film de bitiyor.