Daha kırık kucaklaşmalar

İçinde Yaşadığım Deri'nin adı, bir başka Almodovar filmi 'Kırık Kucaklaşmalar' olsa daha uygun olurdu.

Almodovar, dünya sinemasının büyük yönetmenleri arasına girdi gireli ondan artık her yıl bir başyapıt beklemiyoruz, ama her zaman ilginç bir şeyler bekliyoruz. Bazen ‘Kırık Kucaklaşmalar’da olduğu gibi hayal kırıklığına uğruyoruz, bazense sadece bir sonraki filmi olan ‘İçinde Yaşadığım Deri’de olduğu gibi gözleri ovuşturuyoruz; ‘…gene bir şeyler yapmış!’.
Almodovar’ın sinemaya en önemli katkılarından biri, çoğu filminde rastladığımız cinsiyet değiştirmiş karakterleri bir ‘olabilirlik’ olmaktan öte, hem bir mecaz hem bir kinaye katına çıkarmasıdır. (Heybesinde böyle bir iki figür daha vardır; hırslı yönetmen, oportünist yazar, sinir krizinin eşiğinde ya da ötesinde kadınlar vb.) Onda, cinsiyet kolay bozdurulabilecek bir para birimi gibidir; eğlenerek, seve seve, ister oyun amacıyla isterse de daha ciddi sebeplerle…
Gençlik dönemi filmlerinde bir çeşit ‘değiş tonton’ umursamazlığında cereyan eden bu hal daha ‘anarşist’, daha eğlenceli bir tavır, adeta bir yaramazlıktı. Polis müfettişleri travesti olarak sahneye çıkar, sahneden inince takma memelerini sevdikleri kadına hediye ederler, küçük Ayşeciklerin fedakâr annelerini transseksüel oyuncular canlandırır, ‘biyolojik’ kadın oyuncular transseksüel hala rollerini üstlenirlerdi vb., vb.
Zamanla, belki ilk ‘olgunluk filmi’ sayılabilecek ‘Kötü Eğitim’den itibaren Almodovar, cinsiyet değiştirmeye daha karanlık bir perspektiften bakmaya başladı. Cinsiyetin değişebilirliği/değiştirilebilirliği görece travmatik bir viraj almış olabilir zihninde; durum bir mecaz ise insan hırslarıyla ilgili karanlık bir mecaz, kinaye ise buruk bir kinayeydi artık. Filmleri gene diğer filmlere referanslarla doluydu ama bu sefer işler daha koyu Barok’tu. Katolikliğin günahlarını konu edinen ‘Kötü Eğitim’, Renoir’ın Zola uyarlaması ‘İnsan Denen Canavar’a gönderme yapar. Tıpkı ‘İçimde Yaşadığım Deri’nin de, ‘Nip-Tuck’ı ihmal etmeden Franju’nun ünlü deli doktor filmi ‘Yüzü Olmayan Gözler’e gönderme yapması gibi. Franju’nun klasik filmine benzer biçimde, burada da tutsak bir deney yaratığı var ama travma sadece onun değil, onunla ‘deli doktor’un eşit biçimde paylaştığı bir hikâye.
‘İçinde Yaşadığım Deri’, intikam amacıyla derisi değiştirilenin hikâyesi olduğu kadar, annesiyle başlamak üzere hayatındaki kadınlar tarafından terk edilmiş, aldatılmış, şu ya da bu biçimde ‘hırpalanmış’ doktorun kendi yarasını da iyi etmek isteyişinin hikâyesi. Yaşadığı en son ve belki de en büyük dehşet, kızının tecavüze uğraması üzerine doktorun bulduğu intikam çeşidi korkunç olduğu kadar oldukça manidar. Tecavüzcüye yapılabilecek en ‘aşırı’ şey ona (‘yan cebime’ iması baki olmak üzere) zorla bir değişim yaşatmaksa da, filmin en dokunaklı/korkunç yanı aslında bu değil. Ensest iması da içeren sembolik bir kadın reddi ile (intikam biraz da bahane burda), hayatındaki hayal kırıklıklarını kendi ‘yaptığı’ bir kadının kollarında temize çekmeye çalışan doktorun hikâyesi Almodovar için daha öncelikli sanki.
‘Kırık Kucaklaşmalar’ bu filmin adı olsa gayet de uygun olurdu. Sonuçta, bir erkekle kucaklaşmak için bunca yol kateden, dönüp dolaşan, kırıp döken, bozup değiştiren, görünürde hayatına hakim bir erkeğin kucaklaşma çabalarından daha kırık-dökük ne olabilir? ‘İçinde Yaşadığım Deri’de, doktor açısından ‘her cellat kurbanıyla kucaklaşmak ister’ de var, ‘sonuçta, her erkek bir erkekle kucaklaşmak ister’ de… Genel olarak, ‘muktedir’ erkeğin iktidarıyla olan gel-gitleri üzerine bir hisseli kıssa Almodovar’ın son filmi.
‘Nip-Tuck’ doktorlarının aşırı çapkınlıklarından her zaman biraz şüphelenmiş seyirci, Almodovar’ın murat ettiğini anlamakta gecikmeyecektir. ‘İçinde Yaşadığım Deri’, ilk yarım saatinde falan hikâyenin alengirli dolambaçlarından yorgun düşebileceğiniz, ama daha sonra olup bitenlerin Almodovar sineması için yenilik olduğunu da düşünebileceğiniz bir film. Arada da şahane Buika’nın şarkı söyleyişini dinlemek mümkün; bir tecavüz sahnesine döşenmiş-döşenecek en romantik ve hüzünlü fon müziği olarak.