Dayanıklılığın sınırları

Araf, Yeşim Ustaoğlu'nun şimdiye kadar çektiği en olgun filmi
Dayanıklılığın sınırları

Uzun süre, Yeşim Ustaoğlu’nun ilgilerinin ne olduğunu anlayamadım. ‘Güneşe Yolculuk’a, nefis ‘Bulutları Beklerken’e rağmen tek başına insanın kaderiyle ilgilendiğini söylemeye yetecek ipucu yoktu. Karakterle aramızda daima bir jelatin tabakası var gibidir bu filmlerde- ne uzaklaşır ne de yakınlaşırız…

‘Pandora’nın Kutusu’ basbayağı hayal kırıklığıdır. En azından ‘Bulutları Beklerken’deki kadar dramatik bir yaşlı kadın karakteri, ama insanı inatla içine almayan bir film. Mamafih, Türk sinemasında (yarım ağızla) ortasınıf anlatmaya kalkışan yönetmenlerin genelde düştükleri şematizme de rağmen, ‘Pandora…’da, özellikle başlarda, grup halinde insan davranışları dikkatli bir gözlem konusudur. Yer yer komik, yer yer mercek altında; bu çocuklar, torunlar, eşler (hatta yankesiciler) kalabalığında asıl dikkat edilen şey, kendinden üreyen bir enerjidir. ‘İnsanlar, kendi arzu ya da tutkuları ne olursa olsun, beraberken böyle davranıyorlar, ilginç olan da bu’ gibi.

‘Araf’, bu insan gruplaşmalarına bakma merakının altını çizen ve herhangi bir gruptaki alışverişin sinemanın bizi alıştırdığından farklı sonuçlanabileceğini öneren, şu ana kadarki en olgun Ustaoğlu filmi. Biri ergen, diğeri evli iki kız arkadaş, iki ergen erkek arkadaş, ‘esrarengiz’ ama basbayağı anlaşılabilir kamyoncu, taşralı anneler babalar, kocalar, popüler kültür kılığında bize ulaşan dış dünya, cep telefonları, internet, bir hastane tuvaletinde yaşanabilecek korkunç ama gündelik olay, bir hapishane avlusunda yaşanabilecek beklenmedik uzlaşma…

Sinematografisinin artısı ve genç kadın karakterin ‘kendi başınalığı’nı hissettirme işini uzun tutmasının eksisine rağmen, ‘Araf’ın değeri burada. ‘Araf’, sorunların adını koyup sınıflandırmak yerine, günümüz Türkiye’sinde meselelerin aslında hayli iç içe ve geçirgen olduğunu, kararları da çözümleri de ihtiyaçlarımız doğrultusunda, bu iç içeliğe göre yönettiğimizi, bunda insani olarak karşı çıkılacak bir şey de olmadığını ima ediyor.

Hikâyenin ortasında genç bir kadın olması bilmem filmi ‘kadın filmi’ yapar mı? Ama film kadın karakterini şaşırtıcı bir iradeyle donatıyor, klasik bir filmde ‘melodram’ ya da ‘entrikacılık’ gibi okunabilecek bu hal, hikâyede hayat hakkında kararlar alma gayreti olarak yerini buluyor. Belki kurcalanması gereken bu; karakterlerin kırılma noktalarının dramasından çok, dayanıklılık noktalarının sürprizleriyle ilgili hikâyeler.

* * *

Film Ekimi’nin ilginç filmlerinden biri, çok da ‘Araf’takine benzer bir Amerikan taşrası dekorunda geçen ‘İtaat/ Compliance’… ‘İtaat’, günümüz toplumsal hayatında kural ve yasalarla dayatılan ve ilk ağızda karşı çıkamadığımız (bu yüzden de sürüp giden) şeyler karşısındaki dayanıklılık noktalarımızı konu ediyor, hatta sınıyor. Bir hamburger zincirinin kadın yöneticisi fena bir telefon şakasının ucundaki buyurgan sese çaresizce, sorgusuz sualsiz itaat ediyor, şakanın öznesi durumundaki genç kadın sadece çaresiz, çevredekiler bir kararsızlık ‘araf’ında sallanıp duruyorlar.

Herkes kademe kademe çaresiz, itaatkâr, suçlu. Gene de bu sıradan faşizm hikâyesinin gerçek bir olaya dayandığı ve yönetmeninin olayı bir nevi belgesel üslubunda yeniden canlandırdığı gerçeği filmi seyredenleri ikiye bölmüş. Bu üsluptan bir ‘gerçek hayat kesiti’ pornografisi kokusu alanlar var. Seyirciyi bir nevi youtube videosu ‘gerçekçiliği’ ile manipüle etmeye çalıştığını düşünenler ‘İtaat’i pek iç açıcı bulmamış. Ama ‘İtaat’ geleneksel anlamda dramatik bir film olsa, hamburger lokantasının sahibini Angelina Jolie, genç kasiyer kızı Michelle Williams, telefon sapığını Kevin Spacey ya da Malkovich, âkil yaşlı adamı Nick Nolte ‘canlandırsaydı’ fark ne olurdu, onu da sorabiliriz.
Sinemanın kısa vadedeki önemli meselelerinden biri ‘İtaat’ filmi ya da ‘Araf’taki Acun videosu kabilinden ‘gerçeklik kesitleri’ ve onların temsil yolları gibi görünüyor.