Dehşet kadınlar

'Dehşet kadınlar'dan bir tanesi Kraliçe Elizabeth. Ya da Helen Mirren'in Oscar'ını alırken dediği gibi 'Elizabeth Windsor.'

'Dehşet kadınlar'dan bir tanesi Kraliçe Elizabeth. Ya da Helen Mirren'in Oscar'ını alırken dediği gibi 'Elizabeth Windsor.'
Durup dururken Kraliçe Elizabeth hakkında bir filme ihtiyaç var mıydı, diye sorulabilir. Stephen Frears'a Buckingham tarafından Kraliçe'yi kamuoyu nezdinde 'popülerleştirme' görevi verilmiş olacağını sanmam. (Buckingham ve image-making olamaz
gibi.) Belki de verilmiştir, Frears yakında şövalyelik falan alır. Neyse ne, her zaman iyi bir hikâye anlatıcısı olan Frears birbirinden çok farklı öteki filmlerinde de olduğu gibi, meseleyi pes perdeden ama ironik bir tavırla ele almış. Böylece, ironinin daha çok ödüllendirildiği farz edilen bir kültürde hem bu kültürün şöhretine hem de kendininkine ters düşmeden kılçıklı bir konunun üstesinden gelmiş. Gizli kahkahalar yok değil filmde.
Ana Kraliçe rolü için İngiliz sinemasının Mürüvvet Sim'i Sylvia Sims'i seçmek bile başlı başına eğlence; ama Frears'ın tavrı filmin genelinde daha 'usturuplu' tabii.
Filmdeki tek karikatür Prens Charles dışında herkes kendi kendilerinin kriz anındaki gerçeğe yakın, alaycı birer portresi sayılabilir. Kriz de şu; hafif ve şık bir ironiyle, serinkanlılıkla her şeyin üstesinden gelindiği farz edilen bir ortamda Diana'nın ölümü gibi bir 'duygu krizi' hatta 'duygu seli' durumu olursa neler olur. Frears'ın, filmde hem namevcut hem de çok mevcut olan Diana'ya özel bir sempati beslediği söylenemez. Diana (hadisesi) onun için daha çok Kraliçe ile Blair arasındaki geleneksel güç dengelerinin nasıl değiştiğini göstermenin bahanesi oluyor. Filmin kendisi, Cherie Blair kadar ileri gidip Blair'in 'Kraliçe'de annesini gördüğünü' ima etmiyorsa da, 'modern' Blair'in Kraliçe gibi eski moda süslerden pekâlâ etkilendiğini, bunun da Blair hakkında bir dipnot olduğunu söylüyor. (Buradan Bush'a atlamak isteyen atlar, film buna çanak tutuyor.)
Elizabeth Windsor'a gelince; Helen Mirren'in sanatını konuşturduğu 'geyik
görme' sahnesinde olduğu gibi, Majesteleri geyiği ölen geliniyle özdeşleştirmiş de gözünden bir damla yaş gelmiş midir? Hele sonra avlanan geyiği ziyarete gitmiş midir? Ne bileyim. Ama Helen Mirren 'yapmıştır' diyor, inanıyorum. Sonuçta 'Kraliçe' budur; Mirren, en büyük rollerinden biri olan Greenaway'in 'Ahçı, Hırsız, Karısı...'ndaki tuvalette oral seks sahnesinin altından nasıl süper zerafetle kalkmışsa, bizi Kraliçe'nin hissetmiş olabileceklerine inandırmayı da öyle başarıyor. (Apayrı iki film, apayrı iki rol, aynı mükemmel oyuncu.) Gerçi Frears sonlara doğru biraz abartıyor, Kraliçe ile Blair arasında haydi ana-oğul demeyelim de bir nevi teyze-yeğen samimiyeti doğuyor. Filmin tonuna yakışmayan bir ılıklık durumu oluyor. Belki de Frears'ı gerçekten şövalye yaparlar, kim bilir.
Öteki dehşet kadınlar ise yarın gösterime girecek olan 'Skandal'daki Cate Blanchett ile Judi Dench. Cate Blanchett'e ne rol verseniz giriverir içine. Burada da sanatçı olmayı sanatçı havalarıyla karıştıran içten içe ezik iyi aile kızı rolünde mükemmel. Judi Dench de son yıllarda ekmek yediği ejderha kadın rollerinden birinde gözalıcı. Gelgelelim 'Skandal' esasen son zamanların sol (pardon, liberal) gösterip sağ vuran filmlerinden biri. (Kate Winslet'i sinsi emellerine alet eden 'Tutku Oyunları' gibi.) Philip Glass'ın tekinsiz helezonlar çizen müziği eşliğinde, iki 'yoğun' kadın karakter arasındaki özel bir meseleyi, bir çatışmayı ele alacakmış gibi işe başlıyor, alıyor da. Ama zaten Dench karakterinin 'hastalıklı' zihninden akan film, sonunda psikopat, kız kurusu bir lezbiyenin okulumuz, mahallemiz, giderek insanlık için ne büyük tehlike olduğu sonucuna varıyor. Tenessee Williams böyle yapmazdı beyler. Hannibal Lecter'le karıştırdınız galiba.