Deniz havası

Bu hafta görebileceğiniz en iyi film Maggie Gyllenhaal'li 'Sherrybaby' ve nedense sadece İstanbul Modern'de oynuyor. İstanbul Modern'in sineması iyi bir repertuvar sineması olabilir...

Bu hafta görebileceğiniz en iyi film Maggie Gyllenhaal'li 'Sherrybaby' ve nedense sadece İstanbul Modern'de oynuyor. İstanbul Modern'in sineması iyi bir repertuvar sineması olabilir, olmalı da; bazı vizyon filmlerinin sadece orada oynaması Modern'in sinemasına ayak alıştırmaya yarayacaksa katlanırız, ne yapalım.
Özgü Namal'ın da Gyllenhaal gibi, artık değişik roller oynaması dileğiyle haftanın Türk filmine geçiyoruz. Aslında Namal da 'Mutluluk' da fena değiller. Seyrediliyorlar. Ama altbaşlığı 'mavi yolculuk töreye karşı' olabilecek 'Mutluluk'da tanıdık bir naiflik var. Anladığımız kadarıyla, töre cinayeti gibi şeyleri göğüslemek için bu filmdeki profesör-gazeteci-yazar gibi bir ağabey+öğretmen gerekiyor. ('Halen', diye eklenebilir.) Bu ağabey+öğretmen her ne kadar şehirli yaşamından bunalmış da olsa, ötekilere üstün yanları var. Bunlardan en birincisi, her şeyi özetleyeni de 'deniz'. Deniz ve rüzgâr bilenle bilmeyen bir olur mu? Deniz kültürüne açık olmayanlar, bu filmin efil efil rüzgârlarından nasiplenmemişler Anadolu'nun başka bir köşesinde bir ağılda bir hayvan gibi ölümü bekleyedurabilirler. Velev ki, ölüme gidecekken hayatın cilvesi onları denizlere atsın. Deyim yerindeyse 'Kara Anadolu'culuk 'Mavi Anadolu'culukla terbiye edilsin. Arada İstanbullu şık hanım, tiki öğrenci kız, şirin Karadenizli balıkçı gibi 'motifler' de olsun.
'Mutluluk' projesi, töre cinayeti gibi yürek dağlayan şeyleri belki de gerçekten umursayanlar karşısında önce bir mahçup düşürüyor insanı. Ve/ama yarayı film kılığına sokulmuş bir temenniyle iyi etmeye çalışmalarıyla da sinirlendiriyor. Bir film bir hikâyedir ve hikâye de başkalarının 'neden oldukları gibi oldukları'yla, başka türlü olamamalarına sebep olan koşulların trajedisiyle ilgilenir. Hikâye anlatmak, Kardelenler Projesi ya da Baba Beni Okula Gönder Projesi gibi kendi içinde elbette saygıya değer şeylerden farklıdır. Bir hikâye, bir film 'düşünür.' Olan şeyin 'neden' öyle olduğuyla ilgili ne kadar canalıcı sonuçlara varırsa, o kadar acıtır, iş görür. 'Mutluluk' filmi 'bazı' İstanbullularla ilgili olarak sarf edilen malum cümleyi hatırlattı bana: 'Şunca yıldır bu şehirde yaşadıkları halde denizi görmeyenler var.' Evet acı bir şey ama onların 'denizi görememelerin' bir hikâyesi vardır mutlaka. Filmler, kitaplar bunu hayal etmek, anlamak isterler. Bazılarımızın denizi görememelerinin hikâyesi olmaya çalışırlar, 'Mutluluk' gibi denizi görseler ne kadar daha iyi olacağına dair reçete sunmazlar. Bu yüzden İstanbullu profesörün iki köylüye deniz havası aldırma projesi, malum 'Yaban' projesinden arpa boyu ileride değil.
'Mutluluk'ta ikisi de iyi oyuncular tarafından canlandırılan erkeklerin karşılıklı içip dağıttıkları bir sahne var. Sahicilik, eşitlik gibi bir şeye yaklaştıklarını gördüğümüz tek sahne, o kadar. Profesör hami rolüne, köylüler de köylülüklerine dönüyorlar. Çünkü 'Mutluluk', insanların hikâyelerinin değil, üzerlerine giydirilmiş 'temsiliyet'lerin filmi. Festivalde 'Mutluluk'a benzeyip de hiç onun gibi olmayan bir filmi görmenizi dilerim. Katalonya filmi 'Ağustos Günleri'nde iki erkek kardeş bir yolculuğa çıkıyorlar. Hesapça birini arıyorlar, hem kendi geçmişleriyle hem İspanya'nın karışık geçmişiyle ilgili birini. Ama asıl olarak çölle, suyla, tabiatla, başkalarının hikâyeleriyle hemhal oluyorlar. Bu yolculuktan değişmiş, bir bilgi edinmiş olarak çıkıyorlar, nedir tam bilmiyoruz, ama değişimi hissediyoruz. Marc Recha'nın 'Ağustos Günleri' de 'Mutluluk' gibi şahane tabiat parçalarında geçiyor. Üstelik erkeklere dair bu hikâyeyi baştan sona, filmde varolmayan kız kardeşin sesinden dinliyoruz. Barselona Politik Filmler Festivali'nden gelen 'Ağustos Günleri', eski Saura'lara, Erice'ye, 'Arjantin Hikâyeleri'ne benziyor; insanların hikâyeleri üzerine düşüncelere dalan bir hikâye.