Devşirme gösterişle sorununuz var

Altın Portakal'ın ödül töreninde sahnedeki hanımlar tuvaletleri içinde pastakutusu gibi de görünseler, ödül getiren beyazlı periler ne kadar yükseğe sıçrasalar da salonun geri kalanı bir taşra düğünü görünümündeydi.
Devşirme gösterişle sorununuz var

Sunucu hanım, cep telefonunun karşı ucundaki Claudia Cardinale’ye seslendi: “Claudia, you are the best actress! How do you feel?” Claudia Cardinale ne dedi bilmiyoruz, sesi salonda gümbür gümbür yankılanamadı, çünkü telefonu hoparlöre yanaştırma çabaları sonuç vermemişti. Ama sunucu hanım bize dönüp “Claudia Cardinale dört kere ‘thank you!’ dedi” diye bildirdi. İçimiz minnettarlıktan bir hoş olmuştu ki gene cep telefonuna dönüp, gecenin cümlesini patlattı: “Thank you, efendim!”

Malum, başkasının başına gelince kitsch ve komiklik olur, kendi başımıza gelince ‘aksilik’ ve ‘talihsizlik’. Halbuki basbayağı kitsch’di. Öykündüğümüz bir sürü başka devşirme şey gibi, devşirme şaşaa ve gösterişle de sorunumuz var. Ama yapmasak da olmuyor. Sahnedeki hanımlar tuvaletleri içinde pasta kutusu gibi de görünseler, ödül getiren beyazlı periler ne kadar yükseğe sıçrayarak da gidip gelseler, salonun geri kalanı bir taşra düğünü görünümündeydi. İlerigelenler dışında yerinde oturan yok gibiydi. Gerçi, bu kötü yönetilen törende bir yaylılar ordusu şeklinde sahnenin yarısını kaplayan klasik orkestra eşliğinde sanatlarını icra eden iki musikişinası da sigara molasına alet etmek makul görünüyordu. Çünkü ikisi de böyle sanatsal bir faaliyete çağrılmış olmanın gururundan iyice kasılmışlardı.

Kapanın elinde kalan festival
‘Taşra düğünü’ küçümseme olarak anlaşılmasın. Taşra düğünlerinin çok eğlenceli ve samimi tarafları vardır ve malum, çok özenilen Cannes da o ellerin taşrasıdır. Antalya’daki ‘taşra’ vurgusu daha çok düzenlenilen festivale hakim olan yerel zihniyette; yani, yerel idareyi eline geçirenin festival borusunu da kendince öttürmesi anlamında. Bundan üç beş sene önce bu zihniyet başka bir ekibin elinde ‘binbir gece masalları’ şeklinde hayata geçirilir, adeta metreyle şöhret getirilirdi. Yeni ekibin elinde hesapça binbir gece esprisinden vazgeçilmiş ama ‘festival coşkusu’ sadece farklı partiden olanların tekeline geçtiğiyle kalmış. Sözkonusu partinin Antalya milletvekili ödül vermek üzere sahneye çıktığında tepki gösterenlere, partili hanımlar “Sus ya da dışarı çık, burada konuksunuz, haddinizi bilin!” diyor. Başörtülü bir gazeteci kızın son derece makul şikayetleri öbür partiden sanılmamak için kulak ardı edilebiliyor, bir filmin bobinlerinin karışmasının kendi suçları olmadığını söylemeye çalışan yapım temsilcisine ‘uzatma!’ denebiliyor.

Zor durumda araç bulan-bulamayan görevliye, festivalin yarısında ortaya çıkan katalogları bulup buluşturan festival çalışanına minnet duymamak mümkün değil. Ama onlar da birbirinden habersiz, bir merkezden yoksun ayrı ayrı kuruluşlar halinde şaşkın şaşkın birşeyler yapmaya çalıştıklarını kendileri söylüyorlar. Sonuçta ‘uzatma!’ iyi bir özet; işte bu kadar, işine gelirse, gibi. Bu sene Isparta ve Burdur’da da film gösterseler de, kültür bakanlığından destek değil köstek görmüş (hatta kötek yemiş) olsalar da Antalya’nın festivalini gerçekten sevip sevmediği pek belli değil.

İşin ilginç tarafı, festivale katılan sinemacıların, komikliklere gülüp dalga geçmekten geri durmamakla birlikte, festivali işe yarar bulmaları. Antalya festivali yazısının bir afişte görünmesi demek ki önemli. Bu durum jürinin üzerinde de bir çeşit duygusal baskı oluşturuyor herhalde. Bu seneki gibi ödüllerin ikiye bölündüğü, varolmayan ödüllerin ‘Böyle bir ödül yoktu ama biz vermeden edemedik’ duygusallığıyla hayırseverce dağıtıldığı bir sene olmamış olabilir. Gene de, bu bonkörlük yarışında bile, pekala şu ya da bu sebeple ödül verilebilecek üç film açıkta kaldı. Olacağı da oydu. Çünkü, bir film yarışmasının yarışmacıların gönlünü almakla, ‘genç yetenek’, ‘ilk film’, ‘ondan umutluyuz’ ödülü dağıtmakla ilgisi yok.
Yönteme itiraz etmekle birlikte jürinin kararlarını tartışmak yersiz elbette. Ben daha çok ulusal yarışmada yarışan filmlerin kendilerini, portakallı ya da portakalsız, nerede görmek istediklerini ilginç buluyorum. Antalya’ya da onun için gittim. Çünkü bir Türkiye sineması yoğunlaşması var ve bunda da sadece nicelik değil nitelik de sözkonusu gerçekten.

Sinemanın yeni hattı
Bazı önemli hatlar beliriyor. Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu ‘pastoral hattı’nın giderek solduğu ve en iyi örneklerini bu yönetmenlerin verdiği taşra sıkıntısı filmlerinin asıllarını, yani fotoğraf ve kısa filmi açık ettiği görülüyor. ‘Zefir’ de, ‘Kar Beyazı’ da gerçekte kısa film malzemesi idiler. Kısa filmi uzatmak sinema filmi yapmak anlamına gelmiyor, kısa filme de haksızlık oluyor. Şehir hattına gelince; iyi temenniler filmi ‘Kavşak’ da, afili mafya filmi ‘Çakal’ da, festivalin en iyi filmi ‘Çoğunluk’da memnuniyetsizlikden bahsediyorlar. İlkinin temennisini önemli ama naïf. Öbür ikisi ise memnuniyetsizliğin özellikle genç insanlar üzerindeki etkisine eğilerek önemli bir yenilik getiriyorlar. Ara alanda filmler de var. Festivalin iyi sürprizi ‘Atlıkarınca’, nefret ettiği taşradan şehre doğru yol alan bir aile reisi çerçevesinde, ortasınıfların çeşitli ‘geçiş travmaları’ndan birine bakıyor. ‘Gişe Memuru’ taşra komedisiyle Erksanvari, Atılganvari bir düş dünyası arasında sıkışıp kalıyor. Erksan tipi düş dünyası ve saplantılar sözkonusuysa, ‘Saç’ bunu çok daha iyi yapıyor. Gerçekliği bir entelektüelin projeksiyonu olsa da… Kürt sinemasını temsil eden ‘Press’ ise ele aldığı sorunların aciliyeti ve haklılığıyla yetinmiyor, hikayesinden tempo ve gerilim, kahramanlarından bir grup resmi çıkarıyor, hatta bir mizaha bile varıyor. Eh, fena bir toplam sayılmaz.