'Düpedüz'den 'olabilir'e...

Eşcinsel hayat hikayeleri politik doğrucu bakış açısıyla uzun süre 'normal olmayışın cazibesi' şeklinde nakledildi ve bu da iyi bir şey sanıldı. 'The Imitation Game'de, Turing'le romantik bir ilişki içine girmeye talip olan mesai arkadaşı Joan rolünde Keira Knightley tam da bunu söylüyor, mealen: 'Ben seni normal olmadığın için sevdim!' Oysa yanlış denklem.

Benedict Cumberlatch’ın bir diğer İngiliz egzantriği portresi çizmekten zarifçe kaçınarak matematikçi Alan Turing’i canlandırdığı ‘The Imitation Game’de ‘actual’ kelimesi alt yazılarda ‘gerçek’ diye çevrilmiş olarak kullanılıyor. ‘Düpedüz’ de, ‘basbayağı’ da denebilir tabii. Bu bir yana, hemen ardından ‘virtual’, ya da bugünkü yaygın kullanımıyla ‘sanal' lafının gelmesini bekliyor insan; iki kelimenin epeydir bir kavram çifti oldukları düşünülürse, bu sanki kültürel bir refleks. Filmde bilgisayarı icad etmeye çalışan Turing ve ekibine sık sık şu hatırlatılıyor: ‘… bir kod kırma makinesini alt etmeyi beceremediniz, burada neler yapıyorsunuz hala, dışarıda gerçek bir savaş sürüyor!’

Turing ise daha sonra şöyle diyecek: ‘Savaş bizim için bir odada oturup dev bir bulmaca yapmaktan ibaretti.’ Turing’e kimse adlı adınca ‘dışarıda gerçek bir savaş varken siz burada sanal hayatlar yaşıyorsunuz,’ demiyor, daha kimsede bu fikir yok henüz. Zaten, ‘virtual’ ya da bugünün ‘sanal’ı, o zamanlar daha çok adıl formunda kullanılıyor olmalı. Hafif snobca hatta: ‘hemen hemen’, ‘neredeyse’, ‘handiyse’ gibi…

‘Bilgisayarı neredeyse tek başınıza icat ettiniz, Mr. Turing,’ mesela. Öte yandan, (sinemanın tümüyle ‘sanal’ bir şey olduğunu bir kenara bırakırsak) filmdeki ‘gerçek’ savaş kadar ‘gerçek’ bir dünyası da var Mr. Turing’in. Filmin ‘gerçek’ dünyalar olarak ortaya sunduğu belge filmleri ve yeniden canlandırmaları verili kabul edersek şöyle de diyebiliriz hatta: ‘Dışarıda düpedüz bir savaş sürüp giderken bilgisayarı handiyse kendi başına icad eden bir adamın özel savaşı…’ ’The Imitation Game’in güzelliği ‘gerçek’ ya da ‘düpedüz’ ile ‘sanal’ ya da ‘hemen hemen’ arasına sıkışmış bu hayattan bahsetmesi işte.

Bu iki ucu birbirine bağlayan şey ise şifreler. Ürkek, bulmaca düşkünü, sıska mektepli Alan’i platonik bir aşkla sıra arkadaşı Christopher’e bağlayan, bağlayabilen de onlar, şifreler; insanı ‘düpedüz’ dünyasından başka şeylerin de mümkün olduğu ‘neredeyse’ dünyasına çengelleyen şifreler. Oscar Wilde’ın ‘adını söyleyemeyen aşk’ı dile getirişi sebebiyle cezalandırılışının üzerinden bir yüzyıl bile geçmemiş henüz. Cambridge’li eşcinsel, zeki çocuklar ya casus olup Sovyetlere iltica ediyorlar ya da Turing gibi bindokuzyüzellilerin İngilteresinde ‘başka bir erkeğe penislerini ellettikleri’ için hormon tedavisi görmek zorunda kalıyorlar. Ama Turing’in asıl cazibesi, bana kalırsa, ileriki sanalcı kuşakları, cin fikirli bilgisayar çocukları tarafından idolize edilen farklı bilimadamı-mucitlerle benzer bir profili, ortak yönleri olması. Esrarengiz elektrofizikçi Nikola Tesla da, ilk elektronik müzik aletinin mucidi Leon Theremin de bu karakterler arasında mesela. (Turing’le aynı zamanda hayatı filmleştirilen Stephen Hawking bunlardan değil ama.) Filmin adının da işaret ettiği gibi, burada dönen gerçekten de bir ‘oyun’. Sanal olanın, ya da ‘düpedüz’e karşı ‘neredeyse’nin cazibesi, bir bilgisayara çekiçlerle girişecek insanların karşısına bir ‘oyun’ ile dikilmek. ‘Gerçek’ ya da ‘düpedüz’ aşikar olanın balyozlarına balyozlarla karşı çıkmıyor ya da çıkamıyorsanız, ‘sanal’ın ya da ‘neredeyse’nin denklemlerinin sunduğu oyun ile karşı çıkabilirsiniz. Gözlüklü, çelimsiz, gün yüzü görmeyen teknoloji, matematik vb. dehası veletlerin asıl ve nihai zaferi de belki bu.

Eşcinsel hayat hikayeleri politik doğrucu bakış açısıyla uzun süre ‘normal olmayışın cazibesi’ şeklinde nakledildi ve bu da iyi bir şey sanıldı. Filmde Turing’le romantik bir ilişki içine girmeye talip olan mesai arkadaşı Joan rolünde Keira Knightley tam da bunu söylüyor, mealen: ‘Ben seni normal olmadığın için sevdim!’ Oysa yanlış denklem. Turing bunu çok daha başka bir biçimde, ‘farklılık’ olarak ortaya koyacak: ‘Her insan beyninin çalışması birbirinden farklıysa, her elektronik beynin çalışmasının birbirinden farklı olması da neden mümkün olmasın?’ Sanal alemde manga karakterleriyle ‘nerdeyse’ seks yapılan zamanlarda, sinemadaki bu Turing portresi dar ceketli, sıska, hemcinsel Cambridgeliler hakkında nostaljik bir hikayeden öte birşey; ‘düpedüz’ün boyunduruğundan ‘hemen hemen’e, ‘olabilir’e, ‘gerçek’ten ‘sanal’a geçişin bebek adımlarının hikayesi gibi bir şey…