'Ekim rüzgârları'...

Olumsuz önyargı iyidir; sonradan filmi beğenirseniz, hediye kazanmış gibi oluyorsunuz.

Filmekimi son yılların en dolu programıyla huzurda bu sene. Gerçekten de, liste ‘Cannes’dan Seçmeler ve Diğer Eserler’ gibi. Merak ettiklerimi söyleyeyim.
Ilık bir ilgiyle merak ettiklerim; Dardenne’lerin ‘en sıcak filmi’ olduğu söylenen ‘Bisikletli Çocuk’un neredeyse bir Ken Loach havası tutturduğu söyleniyor. Yönetmenlerin, Nuri Bilge’yle ödül paylaşırken yaptıkları kısa ve özlü ödül konuşmasından anladığımız kadarıyla filmde mizah bile olabilir. Cronenberg’in Freud ve Jung ‘vakasını’ anlattığı ‘Tehlikeli Bir Metod’u da merak ve kaygıyla bekliyorum. İçinde Keira Knightley olan herhangi bir Freudien hikâye inandırıcı değil, ama Jung-Fassbender’in Freud- Mortensen’i kucağına aldığı ‘tarihi gerçeklere uygun’ bir sahne olacaksa gitmeye değer. Soderbergh’in Cronenberg’in ilk filmlerini hatırlatan ‘Salgın’ da sırf iki Berg’in isimlerini karıştırma sendromu açısından bile ilgiye değer. Tilda Swinton’dan kendi çabalarına ve hayranlarının çabalarına rağmen henüz bıkmadım. Kaygılı anne rollerinde de fena değildir, ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’a gideceğim.
* * *
Amerikalıların ‘festivallikmiş’ sanılsın istedikleri filmlerden ‘Oyunun Sonu’ ve ‘Şeytanın İkizi’ni kimse pek beğenmemişti. Fakat ikincisinde Saddam’ın menhus oğulları (ikisi birden) rolünde Dominic Cooper takdir edildi. Ciddi olarak merak ettiğim filmler arasında ‘bir kekin içine sokulmuş USB bellekte Fransa’ya kaçırılan’ Panahi ve Mirtahmasb’ın ‘Bu Bir Film Değildir’i var. Son zamanlarda en cesur biçimsel ve kavramsal denemeleri İranlılar yapıyor. Panahi’li bu filminden de Kiorestami’nin ‘Şirin’i hattında gibi bir şey bekliyorum herhalde. Sadece bir sohbetten ibaretmiş ve şu soruyla bitiyormuş: “Madem anlatılabiliyor, filmini yapmaya ne gerek var?” Bu çok canalıcı soru son zamanlarda sinemanın (özellikle daha ‘anlatıcı’ olanın) kendi kendine sorması gereken soru.
Nazi yönetmen Lars von Trier’in ‘Melonkalia’sını merak etmemek elde değil. Trier’in yıllar içinde geliştirdiği Nazi Barok’unu hangi uçlara taşıdığını, bir nevi ‘krizde beyaz ırk’ın bilinçaltı olarak nelere kalkışacağını görmek özellikle ilginç olacak. Japon asıllı Amerikalı yönetmen Cary Joji Fukunaga’nın ‘Jane Eyre’ini merak ediyorum, çünkü kız romanının korku edebiyatıyla kafa tokuşturduğu ‘Jane Eyre’e her kuşak kendince takılır. Bakalım o ne görmüş. Türk asıllı genç Alman yönetmen Yasemin Şamdereli’nin ikinci filmi ‘Almanya’ya Hoş Geldiniz’ kendine özgü bir vaka. Yeşilçam’ın Almancı komedilerine pek de uzak olmayan film, Alman seyircisi nezdinde kazandığı başarı/sempati ile yabancı düşmanlığından dertli birçok Alman tanıdığıma derin bir nefes aldırdı. Burdan bakıldığında göçmen işçi deneyimiyle tatlı sert dalga geçen filmin kendisinden çok sosyokültürel anlam ve önemi ağır basıyor. Genç yönetmenleri ilk parlak filmlerini çektikleri sırada keşfetmeli. Çoğu ne yazık ki çok geçmeden festival kuşu oluyor ve hep aynı esprileri yaparak ‘networking’e bağlıyorlar.
* * *
Justin Kurzel’in ‘Snowtown’unu, Mike Mills’in ‘Beginners’ini, Kevin McDonald’ın internet günlüğü ‘Dünyada Bir Gün’ünü, Keats filmiyle yeniden sevdiğim Campion’un takdiriyle karşılanan Julia Leigh’ın ‘Uyuyan Güzel’ini bu sebeple, ‘Tiranozor’u ise sırf ismi yüzünden merak ediyorum. Sean Penn’ın canlandırdığı rockçıların ortayaş hesaplaşmalarını, Fransız ailelerin yazlıkta cereyan eden ‘Yengeç Sepeti’ didişmelerini, Lübnanlı kadın yönetmenin tatlısu feminizmini, insanı esneten ‘cinselliğe uyanış’ hikayelerini, yeni Fransız icadı Jean Dujardin’in cilvelerini. Batılı çiftlerin çocukları ya da kedileriyle (Miranda July’nin cici ötesi ‘The Future’u) yaşadıkları ya da yaşadıklarını sandıkları travma hikâyelerini hiç merak etmiyorum. Nedense Gus van Sant’i de. Olumsuz önyargı iyidir; sonradan filmi seyreder de beğenirseniz, lunaparkta tüfekle atış yapılan yerde hediye kazanmış gibi oluyorsunuz. Tersi daha fena.