Elli tonun ağırlığı

'Grinin Elli Tonu' gibi bir şeyin yalancılığı karşısında sarsılmamak mümkün değil. Seyredende elli ton yalan altında kalmış hissi uyandırıyor. Kamçı odasının mevcudiyeti 'ceza ve onun araçları hakkında' parlak fikirler verebilir erkek seyirciye: 'Bunlara böyle basacaksın kamçıyı!'
Elli tonun ağırlığı

İki kişinin birbirine yalan söylemeden yaptığı, yapabildiği her şeyin olabilir, dahası iyi olduğu inancını hala koruyan biri olarak, ‘Grinin Elli Tonu’ gibi bir şeyin yalancılığı karşısında sarsılmamak mümkün değil. Konu sinemada S/M göstermek, ondan bahsetmek değil; Liliana Cavani’nin ‘Gece Bekçisi’ gibi, bu konuda yapılmış çok sert ama çok dürüst filmler de var. Oysa ‘Grinin Elli Tonu’ seyredende saçma bir pantone katalogu etkisinden çok elli ton yalan altında kalmış hissi uyandırıyor. Beyaz ya da pembe olmayan bayağı koyu gri yalanlar üstelik bunlar.
Hikaye, başlangıçta hayatına giren kızı ‘değiştirmeye’ çalışan bir Pygmalion hikayesi, bir çeşit ‘Pretty Woman’ varyasyonu gibi açılıyor. (Hepsi öyle açılır aşağı yukarı.) Kız İngiliz edebiyatı mezunu, adam ‘iş adamı’. Sayıları artan BBC dizileri, film uyarlamaları sayesinde olmalı, bu İngiliz edebiyatı işi, son zamanlar filmlerinde bir anahtar görevi görür oldu. Çok bilmiş Mr. Grey, ’Söyleyin, teziniz Charlotte Bronte mi, Jane Austen mi yoksa Thomas Hardy üzerine mi?’ diye soruyor, kız ürkek ‘Thomas Hardy’ diyor, Mr. Grey cevabı yapıştırıyor: ‘Ben Jane Austen sanmıştım oysa.’ Yani, özetle, ‘Sizi duygularını bastırmış, kız kurusu namzedi, Jane Austen bilmişliğinde bir kız sanmıştım,’ demek...
Öte yandan, ‘Thomas Hardy tezi’ yazmış olmak da ezik, kurban olmaya dünden gönüllü bir nevi Tess olmak demek herhalde. Filmin indirgeyici zihninde, bu da bir tahakküm eden- tahakküm edilen ilişkisi arefesinde fevkalade bir denge olsa gerek. Halbuki olaylar aslında basitleştirilmiş, beyaz- dizileştirilmiş bir Charlotte Bronte, yani Jane Eyre- Mr. Rochester ilişkisi şeklinde gelişiyor. Önceleri burnunu çeke çeke yakışıklı ve tuhaf milyonerin ‘sapkın’ arzularına boyun eğeceği sanılan kızın niyetinin tam da öyle olmadığı anlaşılıyor. Giderek, ‘tahakküm etmek isteyen her erkek aslında öksüz bir oğlan çocuğudur’a karşılık ‘tahakküme boyun eğer gibi görünen her kadın aslında parlak bir kısmete kement atmaya çalışan bir fırsatçıdır’ şekline bürünen hikaye kendince ‘tutkulu bir romantik’ bile sayılabilecek Mr. Grey’in süngüsünün düşmesiyle bitiyor. Eh, bu ‘ayrıksı’ ilişkiye razı olmuş gibi görünüp giderek şartlar şurtlar öne sürerek bu (aslında pırlanta gibi) adamı parmağında oynatan kızın da ‘altı esaslı kamçı darbesi’ ve ötesini hak ettiği iması mahfuz kalıyor… Çocuğu ‘üzmüş’ oluyor ‘manipülatif’ kancık.
Kadınların değil altı kırbaç darbesi kırk satırla kırk satır arasında kaldıkları bizimki gibi ülkelerde, popoya altı kırbaç göstermekten çok da bu ima tehlikeli. Yakınlarda bir yerde kamçı odasının mevcudiyeti de ‘ceza ve onun araçları hakkında’ parlak fikirler verebilir, sofistike S/M tüketicisi olsun ya da olmasın her erkek seyirciye: ‘Bunlara böyle basacaksın kamçıyı!’ Kamçı yoksa, el altındaki başka aletlere başvurmak da mümkün…
Film her ilişkinin manipülatif, kadınların manipülasyoncunun dik alası, erkeklerinse birer ‘ağlayan çocuk posteri’ olduğu imasıyla bitiyor. Romantikseniz burdan yakın, bazı konularda öfkeliyseniz şurdan yakın… !f’in açılış filmi olan ve yakınlarda vizyona girecek şirin Tim Burton filmi ‘Büyük Gözler’de de, aynı hikayenin daha dürüst, daha açık sözlü, daha kadın tarafı tutan bir versiyonu olmakla birlikte gene problemli bir versiyonuna tanık olmak mümkün olacak. Yıllarca karısının yaptığı resimlerin altına kendi imzasını atan bir karakter barındıran ‘Büyük Gözler’ de, büyük ölçüde üçkağıtcı koca rolündeki Christopher Waltz’un oyunculuğu sayesinde, aşağı yukarı şu sonuca varıyor: ‘Üçkağıtçı hergeleler de itiraf edelim caziptir.’ Erkek cazibesinin griliğin elli meş’um tonu ile birleştiği dürüst bir film ise henüz yapılmayı bekliyor.