Eski alışkanlıklar, yeni cüretler...

Onur Ünlü, 'İtirazım Var'da düz anlatı çizgisi izleyen, süslü püslü olmayan bir hikâye de çekebileceğine ve bundan iyi bir film çıkacağına inandırdı beni.

İstanbul Film Festivali’nde ilgimi çeken her zaman yerli yarışma bölümü. ’Sinemamız’, bende hâlâ hep birlikte büyütmeye çalıştığımız bir çocuk duygusu uyandırıyor, belki ondandır. Ununu elemiş, eleğini az-çok asmış yönetmenlerden yeni bir şey beklemiyorum da ilk filmlerini çekenlerden hep farklı bir şeyler gelecek duygusuna hâlâ sahibim, bunu da kaybetmek istemiyorum. Oysa bazı yeni filmler çok yaşlılar, değişen biçimlerde eski alışkanlıkları tekrarlıyorlar, ihtiyar bebekler gibiler. ‘Ayhan Hanım’ beni tam bu duyguyla doldurdu. Konusunun ortak belleğimizde açık bir yara gibi durmasını bir kalem geçiyorum demek isterdim ama tabii geçemiyorum. O orada duruyor. Filmin yaptığı sinir bozucu şey, bizi o yaranın acısıyla esir alıp, bu yaranın üzerine, öteden beri ‘sanat sineması’ diye tarif edilen alanda filmler çeken kimi yönetmenlerimizin yaptığı gibi ağır ve kötü bir sembolizm battaniyesi sermesi…

‘Ayhan Hanım’ bizi konusuyla sus-pus ettiğini sanıyor, biz de ara sıra o duyguya kapılıyoruz ama aslında acıyı rüküş biçimde koreografize edip uçan kamera- halk oyunları- modern dans vb. (?) vasıtasıyla anlamsızca estetize ediyor, kana bulanan başörtülerle dini müzikleri birleştirip kendinin de ne olduğunu bilmediği bir şeyler yapıyor, bize özgü bir karanlığa başka filmlerden edinilmiş gözlüklerle baktığıyla kalıyor…

Hele de sonuncusu; bir filmde, filmin hazmedip kendinin kılamadığı ‘Blue Velvet’vari bir uğursuzluk, Haneke’vari bir zulüm ve ‘Dogville’vari bir yabancılaştırma ‘eda’sı varsa, o film sadece yapan kimselerin yıllar yılı seyrettikleri filmlere duydukları hayranlığın acz dolu ifadesi oluyor. Dolayısıyla, beni ’Ayhan Hanım’ seyrederken asıl üzen 12 Eylül hikâyesi değil, esinlendiği üsluplara olan çaresiz hayranlığı, kendi üslubu konusundaki kafa karışıklığı.

Bu açıdan bakıldığında, aslında gayet de sıradan sayılabilecek ‘Deniz Seviyesi’, erkek kahramanına bakışıyla daha taze… ‘Bu Sahilde’ filminin başlattığı, orta sınıfları yazlık mekânlardaki tezahürleriyle anlatma buluşunun son örneği olan ‘Deniz Seviyesi’nde, iki kadın yönetmen filmin erkek kahramanını erotik bir nesne olarak görebiliyorlar. Bu az yenilik değil; Türk sinemasında arzulanan bir beden olarak sunulan erkek (aslında tabii kadın da) azdır, hele kadın yönetmenlerin bunu yapması göz ardı edilecek şey değil. Şimdiye kadar erkek yönetmenlerin filmlerinde canlandırdığı horlanan oğul-kardeş-yanaşma rollerinde kimi zaman ezik kimi zaman agresif bir beden dili sözcülüğüne mecbur edilmiş Ahmet Rıfat Şungar da filmdeki rolün altından rahatlıkla ve (belki de rahat bir nefes alarak) kalkıveriyor. ‘Deniz Seviyesi’, erkekler konusundaki başka yerinde tespitleriyle de beraber, sanki meşhur ‘Issız Adam’ın açıksözlü bir kadın bakışıyla çekilmişi.

Onur Ünlü’yü ‘ununu elemiş’ olarak tarif etmeli mi bilmem. Fakat galiba değil; ‘İtirazım Var’, onun düz anlatı çizgisi izleyen, süslü püslü olmayan bir hikâye de çekebileceğine ve bundan iyi bir film çıkacağına inandırdı beni. Satranç hastası amatör dedektif imam fikrine ben bir çeşit Komiser Columbo derdim, TV fanları arasında ‘Sherlock’ dizisini andırdığı yönünde bir kanı da var. Aynı kapıya çıkar; Onur Ünlü’nün jenerik bir hikâyede az çok tanıdık bir başkahramana güvenerek başarılı olabileceğine! Serkan Keskin’in şimdiye kadarki en iyi rolü, Ünlü’nün fıkraları art arda dizen epizodik üslubundan ne iyi ki uzaktayız. Güncel dokundurmalar (Gezi, din, polis vb.) dozunda ve yerinde, dişlerimizi dehşetle kamaştırmayan cinsinden. Sırrı Süreyya ve İhsan Eliaçık’ın el verdiği İmam Selman beni bayağı ikna etti güncel olanın komedisine. Ya da işte ‘eh, Hegel kadar…’. Şaka şaka, ‘İtirazım Var’ nerdeyse ilk ısındığım Onur Ünlü filmi.