Eski hikâyelerinizi atın

'Frank' çok hoş bir film; karakterlerinin nasıl tepki vereceklerinden ya da tepki verip vermeyeceklerinden hiçbir an emin olamadığınız bir hikâye.

Yönetmeni Lenny (Leonard) Abrahamson, ilk filmi ‘Adam ve Paul’ için verilen Edinburgh izleyici ödülünü alırken, “Özgün ve harikulade bir film, onunla çok gurur duyuyorum” demiş.

Kıl herif, diyebilirsiniz. Ne kendine güven! Oysa aynı yönetmenin son filmi ‘Frank’, garip bir sebeple kafasına kafa maskesi geçirmiş ultra mahcup ‘ruhani’ lider (?) Frank çevresinde gelişen bir indie müzik grubu, içinde kendine güvenin zerresi olmayan bir aidiyet/ ait olamayış hikâyesi. ‘Frank’ çok hoş bir film; karakterlerinin nasıl tepki vereceklerinden ya da tepki verip vermeyeceklerinden hiçbir an emin olamadığınız bir hikâye. Verdiklerinde, verdikleri tepkilerin, onları harekete geçiren şeylerin yeni bir dünya algılayışının ifadesi olduğunu söylemek bile doğru olabilir. ‘Eski’ dünyanın ve tabii onu anlatan hikâyelerin önceden tahmin edilebilir hallerinden bıkmış seyircinin bayağı seveceği bir film bu. Kafasına kafa maskesi geçirmiş mahcup adamla onun çevresindekilerin başlarından geçenler film açıldıkça ilginçleşiyor, ‘sarardıkça güzelleşiyor’ da bir zamanlar Roll dergisi için denildiği gibi. Bir yanıyla ‘nerdy’ ve ‘geeky’ denebilecek bir müzik grubunun iç ilişkileri ve hiç değişmeyen grup dinamikleri deyip rahatlayabilirsiniz. Ama dikkatini duraksamalara, tereddütlere, beklenen tepkiyi vermekte gecikişlere, kendine göre sebeplere ve daha çok da onların ‘süre’sine veren bu hikâye(leme) tarzını başka türlü de sevebilirsiniz.

‘Frank’, geçen yıl gördüğümüz ‘Yedi Psikopat’tan bu yana seyrettiğim belki de en ilginç ‘yeni’ film. ‘Yedi Psikopat’ bir hikâyeyi anlatmanın yolları etrafında dolanan başarılı ve/ama klasik bir ‘post-modern’ denemeydi. ’Post-modern’ nitelemesi can verdi verecek gibi; belki tam da bu sebeple ‘Frank’ bir hikâyeyi anlatmanın yordamı etrafında dolanmaktansa beklenmedik bir hikâyeyi, bir ‘garabet’ hikâyesini yeni bakışla anlatmayı deniyor. Yeni kuşaklar için Flannery O’Connor ya da Faulkner? Her halükârda romatizma gibi olmayan bir hümanizma. Stilizasyon, ritüel ama diş sızlatanından değil. Sundance ama farklı. Filmin üçte iki buçuğunu kafasında kafa maskesiyle geçiren Michael Fassbender de mutlu olmuşa benziyor bu rolde. Nihayet maskesini çıkardığında Fassbender’in yeni bir yüzüyle karşılaştığımız bile söylenebilir. 

Dergi kapağı yakışıklısı olmaktan kurtulmanın bir yolunu bulmuş, olgun bir aktör. Sevgili arkadaşım Lale Müldür’ün gençliğini şiddetle hatırlatan Maggie Gyllenhaal’u ve müzikleri de unutmamalı. Bakalım memleket hikâyelerini yeniden ‘okuyan’ biri çıkacak mı bizim sinemada da? Atıyorum, teknoloji freak’leri için bambaşka bir Yaşar Kemal, yeni feministler için Suat Derviş, nihilist-hipsterler için Nahit Sırrı Örik? Bekliyoruz.

Haftanın öbür hikâyeleri ‘Frank’le karşılaştırılınca çok bildik görünüyorlar. Patricia Highsmith uyarlaması ‘Ocağın İki Yüzü’, egzotik-turistik memleketlerde geçen bir ‘Yetenekli Bay Ripley’ taklidi olarak Minghella’nın filminden bile yavan. (Bu filmde de onun parmağı var.) Highsmith’i, yazarın çok önemsediği güç dengesi oyunlarını yeterince değerlendirmeden düz homoerotik metinler olarak okuma modası sıkıcı. Kirsten Dunst ortadan kalkınca, giderek yakışıklılaşan Viggo Mortenssen’le Latin yakışıklısı Oscar İsaac arasında gelişen baba-oğul dinamiğine dayalı erotizm, görsel fanteziden ileri gitmiyor. Filmden bej yazlık takım elbiseler ve bej bir erotizmden başka bir şey akılda kalmıyor. Gyllenhaall Kardeşlerden Jake’in başrolünü canlandırdığı ‘Düşman’sa, daha önce ‘Körlük’ adlı romanından kötüce bir ana akım filmi yapılan Saragamo’dan bir uyarlama. İkizleri, kâbusları, sadomazo ritüelleri apırsa da köpürse de ilginç bulanların ve şık kadın düşmanlığını neo-noir’un olmazsa olmazı sayanların sevebileceği filmin alternatif adı gayet basit: ‘Örümcek Kadının Öpücüğü’.