Evet, söylentiler doğru

Ümit Ünal'ın Nar'ı, Altın Portakal'ın tek iyi filmiydi. Verilen 'özel ödül' ise jürinin mazereti gibiydi.

Antalya’ya bu yıl ‘kesişen kaderler’ hikâyeleri (‘Güzel Günler Göreceğiz’, ‘Lüks Hotel’, ‘Hicaz’, hatta ‘Zenne’) ile gerilimli kadın hikâyeleri (‘Geriye Kalan’, ‘Nar’, hatta ‘Can’) hâkimdi. Tarantino, Innaritu filmleri ve Hollywood işi ‘Çarpışma’ ile bize de ulaşan birinci eğilim, geçmişte ‘Yaşamın Kıyısında’ya, ‘Kavşak’a ilham vermişti.
Kesişen kaderler modelinin cazibesi; sürprizler, iç içe geçmeler, zamanla oynamalar bir yana, bir filmde olabildiğince fazla meseleyi konu edinebilmek. Ama bu da bir beceri; karakterler birbirlerini bu meseleler dolayısıyla ateşlemeli, harekete geçirmeli, dönüştürmeli… Meseleleri bazı kimselere ‘giydirmek’ ve onları bu kılıklar içinde filmde gezdirmek yetmiyor. ‘Güzel Günler Göreceğiz’deki polis, hapisten çıkmış delikanlı, ailesinden kaçan kız, Rus fahişe ve boksör (ve çevrelerindeki irili ufaklı karakterler) birbirlerine gevşekçe bağlı bir halde dolanıyorlardı filmim sathında. Baştaki zamanla ilgili süsleme (her hikâyeyi bir de o karakter açısından ele almak) bir yere varmıyor, olaylar ortalama memnuniyeti garantileyerek (tatlıya?) bağlanıyordu.
* * *
‘Lüks Otel’ ise National Geographic tarzı da olsa güzel görüntülerine ve anlamlı müzik ve ses kullanımına ilaveten sessizlikten yararlanmaya, kahramanlarını bir otelin mikrokozmosu içinde, yapıp-ettikleriyle bir arada tutmaya niyetliydi. Fakat bazı önemli anlarda bu karakterleri bir cümleyle de olsa konuşturmak istediğinde en basmakalıp cümlelerden ötesi aklına gelmiyordu. İddialı bir sessizliği anlamlı bir cümleyle delmek gerekiyorsa o cümle oldukça iyi (ve ekonomik) yazılmış olmalı.
* * *
‘Zenne’de konu edilen iki arkadaşın kaderleri de iki aile üzerinden kesişiyor; biri daha geleneksel ve ‘gerçekçi’ bir aile resmi, diğeri ise oldukça idealize… ‘Zenne’, Türkiye’de eşcinsel bir karakteri bekleyen en kötü talihe ilaç olacak şeyin herkesin birbirini kucakladığı bir alternatif aile, bir nevi cennet tasavvuru olduğunu farz ediyor. Bir dilek olarak ancak yanında durabilirsiniz bunun, ama Almodovar, Özpetek vb. filmlerindekileri hatırlatan bu tasavvur, hikâye unsuru olarak (bu) filmi zorluyor. Bir tarafı simsiyah, bir tarafı pespembe bir denklem zor.
Gerilimli kadın hikâyeleri daha iyiydi. Kadın karakterler Türkiye sineması (ve her şeyi) için daima gerilimli bir mevzu zaten. ‘Can’ ele alınmamış bir konuyu, annesi olmak durumunda olduğu çocuğu sevemeyen kadını ve bunu hazırlayan koşulları anlatmayı deniyordu. Fakat karakter, sınıfsal arka plan, zaman faktörü gibi şeyler gerektiğince ince ele alınmadığı için büyük lokma yutulamıyor, çocuk oyuncu sempatisine, amaçlanmamış eski Yeşilçam filmi parodisine kayılıyordu.
* * *
‘Geriye Kalan’da, eş ve sevgili arasında, paylaşılan erkek üzerinden gelişen gerilim ise hiç fena değildi. Dikkatle, karakterlere ve toplumsal resme ihtimam gösterilerek geliştiriliyor, ne yazık ki sonunda çarçur ediliyordu. ‘Buraya özgü’ iyi bir gerilim bulmuşken bunu ‘Öldüren Cazibe’ özenmesine harcamanın gereği var mıydı diye sorulabilir bu film için. Ayrıca filmdeki renk düzeltmesi sonucu olacak, cilt bakımına büyük paralar harcadıkları düşünülebilecek üst orta sınıf karakterlerin gri-bej-çamur rengi yüzlerle gezinmeleri de filme amaçlanmamış bir korku filmi havası katıyordu.
Evet, söylentiler doğru; gerilimli kadın hikâyeleri üst başlığı altında da ele alınabilecek ‘Nar’ bu çerçeveyi çok aşan bir film, festivalin de tek iyi filmi, başka yazı konusu. ‘Nar’a verilen ‘özel ödül’ mazeret gibiydi; “İyi film, güzel film de şimdi şu-şu meseleyi ele alan şu-şu film var.” Sanki filmlere verilecek ödüller doğrudan meselelere iyi gelirmiş gibi. Oysa meselelere de film sanatına da, memlekete de hepimize de iyi gelecek tek şey var: Gerçekten iyi yapılmış filmlerin vereceği sahici kendine güven duygusu. Şöyle ya da böyle, “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın iyi bir filmle karşılaştığını ‘hisseden’ Türkiye seyircisini ne kadar gönendirdiğini görmemek imkânsız.