Ey ahali!

'Yavaş filmlerden sıkılan' ahalinin, yumurtasevmezlerin Brad Pitt'li Amerikan filmi 'Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı'nda, en azından filmin ilk dörtte üçünde, ne yapacaklarını çok merak ediyorum.

'Yavaş filmlerden sıkılan' ahalinin, yumurtasevmezlerin Brad Pitt'li Amerikan filmi 'Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı'nda, en azından filmin ilk dörtte üçünde, ne yapacaklarını çok merak ediyorum. Haykırarak kaçacaklar mı, yoksa western'dir, bir şeyler olur diye bekleyecekler mi? (Bkz. 'Amerikan sineması, bunu bize nasıl yaparsın!?') Bence beklemeliler. Geçtiğimiz senelerde gördüğümüz o mükemmel, nev-i şahsına münhasır 'Kasap/The Chopper'ın yönetmeni ve senaristi ve 'Sihirbaz' filminin de senaristi olan Andrew Dominik'in bu ikinci ve daha pahalı görünüşlü filmi, eskilerin 'psikolojik western' tabir ettikleri hikâyelerden. Aslında fantastik; film, bir çeşit Vahşi Batı 'Yetenekli Bay Ripley'i olarak başlayıp ağır ağır kımıldanıyor, giderek şöyle bir silkinip güzelleşiyor. Özellikle de Borges'in Arjantin'de geçen fantastik 'gaucho' hikâyelerini, mesela 'Araya Giren'i, 'Bekleyiş'i, 'Hain ve Kahraman İzleği'ni vb. sevenler 'Jesse James'i mutlaka görmeliler.
Andrew Dominik, 19. yüzyıl 'Amerikana'sına meraklı olduğu kadar ünlü erkek oyuncuları projelerine ikna etmekte, onlardan nispeten daha 'el değmemiş' olanlarını yönetmekte de başarılı anlaşılan. 'Kasap'ta Eric Bana'ya yaptığı güzelliği, burada, 'Jesse James'de Casey Affleck'e yapıyor. 'Jesse James'de Brad Pitt'ten mükemmel bir sırt gördüğümüzle kalıyoruz, oysa filme belkemiğini sağlayan Robert Ford rolündeki Casey Affleck'in müthiş oyunu. (Bu Affleck, o Affleck'lerden mi, inanamıyoruz!?) Bir Türk korku sineması olacak mı diye (nafile?) bir 'bekleyiş' içinde olanlara ise iyi haberlerim yok maalesef. Ben de o ahaliden olduğum için dabbeden habbeye her şeyi seyretme eğilimindeyim. 'Musallat'a da, özellikle fragmanından ümitlenerek, bir heves gittim. Filmin fragmanının filmden daha iyi olmasını, reklam ya da klip yapanların sinema filmine geçişlerindeki (ya da geçemeyişlerindeki), 'tadımlık'tan 'tat'a geçemeyişle açıklamak mümkün herhalde.
Filmin ikinci yarısındaki bariz seslendirme sorunlarını, para ancak sondaki şeytanlı meytanlı sahneye yettiği için olacak, filmin arayı 'böö!'lerle doldurmasını 'anlamak' da mümkün. Ama bu 'böö!'ler konusundaki hayal gücü eksikliği bilmiyorum, kültürel bir şey midir, yoksa sadece tembellik mi... 'Musallat', kör değneğini beller gibi cinden periden medet umarken, kötü ikiz ya da insan/cin gibi şeylerin altını doldurmanın biraz da psikoloji ilmini işe koşmakla ilgili olduğunun farkında değil. 'Korku sineması' denen şeyin iyisi, eski masallardan vb. yola çıkmakla birlikte bu olay örgülerine psikoloji ilminden (genellikle) mülhem bir temel sağlayarak yeniden okumak anlamına geliyor biraz da. 'Musallat'ın yakışıklı ve sıkıcı kahramanı ise, senaryoyu yazanlar kişilik bölünmesi gibi şeylerle hiç ilgilenmedikleri için, Almancı olmanın verdiği sıkıntıyı 'Gel köyümüze dönelim'e bağlamaya çalışıyor ama olmuyor, musluklardan sular boşuna akıyor. Filmi seyrederken kendimi zavallı Hacı Burhan Kasavi gibi hissettim. Yorgun düştüm. Reva mıdır; cinle uğraş, insanla uğraş, kazma kürekle, kamyonla uğraş, ölüyü gömmek de sana düşsün, bir de üstüne üstlük öl! Hoca Efendi'nin evi ve emekleri filmdeki tek inandırıcı şey, ama onlar da bir hayra vesile olmuyorlar. Yok mudur bu sinemada Hoca Efendi'nin imdadına koşacak bir kul?